Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

YAZAR

Bu gece bir öykü yazacağım.

Evet, bu gece bir öykü yazacağım. İçinde şey olan, şey...

Şiddet. Favori konusu.

“Kurbanının başını taşla ezdikten sonra kanın bordürün kenarındaki oluktan süzülerek akmasını seyretti. Elindeki taşı en yakın çöp tenekesine atarak...”

Ekrana baktı. Ekran ona baktı.

Bunun için mi dörde kadar ayakta durdum? Bilseydim başkaları gibi götümde pireler uçuşa uçuşa uyurdum.

Kulaklıklarını taktı. Biraz müzikten kimseye zarar gelmez.

Rah rah ah-ah-ah!
Rom ah ro-mah-mah
Gaga ooh-la-la!
Want your bad romance

Alemlerde Rahmaninov dinlerken yazdım derim, kim bilecek. Neyse. Baştan.

“Kredi kartı ekstresi. Minimum tutarı ödeyeceği üçüncü ay. Masasının üstündeki tabancaya bakıyor. Kabzanın üstünde gezinen parmağı. Hayır, kendi için değil. Bankalar haddini bilecek!”

Amerikan gişe filmleri izlemenin hemen üstüne sistem karşıtı öykü yazmamak lazım demek ki.

“İstanbul’dan Atina’ya bir yolculuğun hikayesi bu.”

Gezi yazısı yazıyorum sanki, bu ne? Öykü kahramanı oraya gitse Akropolis manzaralı tavernaları gezmekten bir şey yapamaz zaten. Atina’dan İstanbul’a olsa.

“Karadağ’dan İstanbul’a gelen...”

HAYALET

Karadağ de. Karadağ de.

Bu muharrir bilmez. Gerçi ben dahi küçücük çocuktum. Anam babam Montenegro’dan Estambol’a gideceğiz dediler. Kerimeleri yeni doğmuş o sırada. Ne cesaret... Babam deniz ticaretiyle uğraşıyor o vakit. Birçok şahıslarla irtibatı da var o sıralarda. Prenslik 1852 yılında kurulmuştu esasen. Fakat Osmanlı’nın tanıması 1878’i buldu. Osmanlı-Rus Savaşı, Tanzimat Dönemi derken. Bir süredir Estambol aklındaydı babamın. Yabancılara da izin çıkınca.... İlkin anneme açmış konuyu. “Milo aklını mı oynattın her şeyi bırakıp nasıl gideriz çocuklar küçük...” Bizim buraların manzaralar da güzel ama babam ticaret için gide gele Bosforus’a vurulmuş. “Bir ufak hane bize, bir de büyük hane icar için.” İkna etmiş.

İki yıl sonra Estambol. Ama hakikaten babamın anlattığı kadar var. İcar için inşa ettirdiği bina mahallenin en şaşaalısı. Sarı renkli. Sanırsınız altından... Dört kat sayıyorum. “Gel gel” diyor annem. Biraz yürüdükten sonra kalacağımız hane. Diğerinden çok daha küçük ama... nasıl anlatsam. Bir beyazı var... Zemin, üstü cumba, çatı yok, teras. Süslemeler dantel gibi. Arka tarafta Mekteb-i Sultânî varmış, sonra öğreneceğim. O vakit gözüm deniz cihetine takılıyor. Haneden denize kadar doğru ağaçlardan başka bir şey yok. Bir de belli belirsiz nargile dumanları. Belki Tophane’nin külhanbeyleri.

Bende anlatacaklar çok da... Dinleyen kim. Bak siliyor Karadağ’ı.

YAZAR

Atina. Karadağ nereden çıktı.

Sırtında ani bir kaşıntı. Sağ elini yandan uzatmayı denedi. Tam en kaşınılmaz noktada. Şu parmaklı kaşıyıcılardan bir tane almak şart.

“Kadın eli şeklindeki kaşıyıcılardan. Zarif parmakları var. Parmaklar hareket mi ediyor? Ona mı öyle geldi? Ürpertiyle yere bıraktı.”

Tövbe tövbe, gece vakti kendimi korkutacağım. Kaşıntı geçti zaten. Neden aklıma konu gelmiyor, neden, neden!

EoımvhtbnıvmjfeıwmonhgvıepsmoHVURSAMVTHIOEQMHDVVIORTÖCJWE vmsıhfrıomgvm rbogpvöwpe

Vurmuyorum kafamı klavyeye tamam. Bakalım tavana dokunabiliyor muyum? Hooop ki üç dört! Gene olmadı.

Çıtırt!

HAYALET

Karadağ’ı sil, sandığımı kaldırt. Az bile. Al sırtına baston. Yok, içim soğumadı. Bir de parkeye vurayım. Oh. Haydi yine iyisin muharrir, sandığımı göndertmene rağmen sevdim seni de pek ilişmiyorum yine.

Neyse... Seneler seneleri kovaladı. Babam burada da deniz ticaretine devam etti. Benim çoluk çocuğa karışmam. Sonra annemim vefatı. Babamın vefatı. Kardeşim de evlenince diğer haneye geçti. Kaldı mı bu güzelim hane bana. 60’larda evi neredeyse yıkıp baştan inşa ettirdim. O zamanın en güzel mobilyalarından döşettim. Çoluk çocuk, torun torba evlendikçe diğer haneye yerleşti, Estambol’un tadı kaçınca çoğu Fransa’ya göç etti. İhtiyarladıkça ihtiyarladım, hanımla hanenin içinde gide gele duvarları, zemini, mobilyayı eskittik.

O da dünyaya gözlerini yumunca kaldım bir başıma derken hooop kalp krizi. Ağlaşmalar, hıçkırıklar, “Ay ne de severmiş eşini”ler. Haydi oradan, üç katlı mis gibi ev kondunuz diyecektim ki sonra karımı sevsem onun yanında olmaz mıydım diye sordum kendime. Ölmek bu muymuş yani, kenafir gözlerini görüyorum, orada ipek duvar halısını kaça satarım diye bakıyorsun, parmağımı sallıyorum, hiç oralı değil. Kaldım mı hanenin içinde? Karımı o kadar sevmiyor muymuşum yahu? Gözüm gibi baktığım sandığım orada, ona bakan yok, canım benim, biraz daha kalabilirdim burada.

Kediler de amma bağırdı ha. Yerimden kaldırdınız beni. Ne var sizi zilliler? Ne diyorsunuz anlamıyorum. Ne varmış? Ne tarafta? Tanrım...

YAZAR

Evet, saat dört, kedi korosuna hoş geldiniz!

“Sokağın nazenini Sabiş ve esaslı dişisi Naciye’nin mama kaplarına erkek bir tekir dadanmış. Nasıl da arsız! Kızların mama kaplarını sıyırmadan içi rahat etmiyor. Sabiş için hava hoş, miyav miyav miyav miyav miyav, sahibinin güzel gözlü kedisi o. Yiyip gider. Naciye öyle mi? Bastığı yeri titreten irice bir sarman, şaşkın bakışlı. Mama kaplarının yeni bekçisi o. Tekir kaba yaklaştıkça Naciye hırlıyor tıslıyor. Ataerkil düzenin onu aç bırakmasına izin vermeyecek! O kadar kolay değil Tekir efendi, o kadar kolay değil...”

Yürü be Naciye!

Sol eli yumruk halinde klavyeden kalkarken kendine geldi. Foşurt! Aha komşu başlarından aşağı suyu boca etti zaten.

KEDİLER

Bu mama kabı niye boş bu mama kabı niye boş aç mı kalayım sokaklarda başka sahip mi bulayım vicdanınız sızlamayacak mı benim gibi güzelini bir daha bulabilecek misiniz

Sus Sabiş, kafamı şişirdin. Yok işte mama, gelince yeriz.

Sen öyle sessiz sessiz dur da bekle gelsinler mır mır miyav miyav ses çıkaracaksın ki yeter deyip gelecek aşağı verecek mamayı şu haline bak zaten kim sana mama versin hem şişko hem şapşal

Düzgün konuş benimle!

Napacan sahibimize iki mır mır miyav miyav yaparım bana inanır seninle ilgilenmez hıııh ayyyhhh ağzını yırtasım var

Ciyaaakmiyaaavcaaaak

Dursana, dur, dur, bir şey kımıldadı şurada. Ne biçim bir şey o?

Ay mama geldi resmen mama biri mama vermeye çıktı bu gece de aç kalmadık oh hani nerede pek de tipsiz ama maması varsa umurumda olmaz mama var mı mama mama

Tısssssssshuzurrrbulamayasssssınsss

KARA BÜYÜ

Tısssssssshuzurrrbulamayasssssınsss

Eliiniiiattıııığıııınherrrrişşşşkurusssuuun

YAZAR

Sensörlü lamba yine geceyi aydınlatıyor. Sudan kaçan kediler iş başında.

Kedili hikaye ilerleyecek gibi sanki. İşin cılkını çıkarmazsam.

Odadan cımbızla aynayı alıp salondaki ışığın altına geçti, çenesini yoklamaya
başladı.

Gecenin beşinde kıl tüyle de uğraşayım tam olsun.

“Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!”

Bir melodiyle söylemeye çalıştı. Cımbız çenesini sıkıştırdı.

Ah!

Kedileri merak etti. Pencereden başını uzattı. Suyun etkisi uzun sürmemiş. Boşluğa dikilmiş iki çift göz.

HAYALET, KEDİLER, KARA BÜYÜ

Ne bet bir şeysin sen öyle! Git buradan git git git! Kimin zehirli nefesini taşıyorsan ona git! Ben de muharrire bayılmıyorum, sandığım dolabım ne varsa kaldırttı ama öyle eni konu rahatsız da değilim. Hem bu eve huzursuzluk hiç uğramadı. Seni sokmam buraya. Hiç kusura bakma!

Tısssssssshuzurrrbulamayasssssınsss
Eliiniiiattıııığıııınherrrrişşşşkurusssuuun

Ya bu bize mama vermeyecek galiba sesini de hiç sevmedim ne sahibimizinkine benziyor ne komşularınkine

Diklen diklen, kediyiz biz. İnsanların içinde rahatız diye saldın iyice. Diklen ya, hiç güvenmedim bu tipe.

Tısssssssshuzurrrbulamayasssssınsss
Eliiniiiattıııığıııınherrrrişşşşkurusssuuun

Başka bir şey bilmez misin sen? Başka kapıya yallah. Yersin bastonu kafana. Ben görüyorum seni. Şunu şöyle içinde çevirip bok çuvalı gibi atmayayım seni. Aferin, bağırın zilliler, şişirin bu bet varlığın kafasını.

Tısssssssshuzurrrbulamayasssssınsss
Eliiniiiattıııığıııınherrrrişşşşkurusssuuun

Bırak bastonumu, n’apıyorsun densiz! Hanemden çekiyor beni utanmadan. Şuradan şuraya gitmem. Ayaklarım hala eşikte bak. Nasıl lanet bir nensin sen! Buraya aitim ben. Bırak beni. Bıraksana. Böyle mi gidecektim? Elveda anılar, elveda. Sana da iyi şanslar muharrir. İşin zor. Çok zor. Bilmiyorsun bilmi...

Hahahahahahahahahah
Tısssssssshuzurrrbulamayasssssınsss
Eliiniiiattıııığıııınherrrrişşşşkurusssuuun

Kaçtım ben kaçtım kaçtım işte sen uğraş dur bununla kediymişiz biz kediyiz ama manyak değiliz çok şükür önümde daha uzun yıllarım var benim

Neyse ben de çok bulaşmayayım. Sağı solu belli değil gibi. Zaten sabah olacak. Yavaştan uykuya geçeyim. Saygılar gölge bey, gölge hanım, her neysen, saygılar.

YAZAR

Kış iyiden iyiye yaklaşmış. Rüzgar nasıl da sarsıyor kapıları pencereleri.

Neredeyse sabah olacak. Karanlığın son anlarını damıtmak lazım.

Sensörlü lamba takıldı galiba. Sensörlü lamba! Bunun öyküsünü yazayım bari, bu geceden elim boş dönmeyeyim.


“Gecenin karanlığında bir sensörlü lamba. Bütün kımıltısızlığa rağmen ışıl ışıl. Yoksa insan gözünün göremediklerini de mi görüyor?”

Sensörlü Lamba

by on 13:43:00
YAZAR Bu gece bir öykü yazacağım. Evet, bu gece bir öykü yazacağım. İçinde şey olan, şey... Şiddet. Favori konusu. “Kur...

80’lerde büyük şehirde doğmuş tüm orta direk çocuklarına[1]


Önce renkler vardı.

Şehrin beton kaldırımlarında havasız ofislerine koşarlarken hatırladılar. Çocukluklarını. Hatırladılar, nasıl parklarda koşuşturduklarını. Evlerde de bahçeler vardı o zamanlar. Hatırladılar, icat ettikleri oyunları. Akşamsefasının yaprakları kağıt para, tohumları bozuk para. Tüccar oldular, öğretmen oldular. Renkler vardı. Çimenlerin haşarı yeşili, ağaçların mağrur hakisi, toprağın hayat kokan kahverengisi.
Şimdi para, uğrunda hayatlarını sattıkları bir kağıt parçası. Daha şık görünmek için kıyafetlere, içlerinde nefes alamadıkları takım elbiselere harcadıkları. Boy göstermek zorunda hissettikleri pahalı mekanlarda akşam yemeklerine harcadıkları. Cennet gibi kokan, gül kurusu rengine adını veren güller vardı. İçlerini yaşama sevinciyle dolduran yeni biçilmiş çim kokusu. İsim şehir renk oynarlardı aralarında. F harfi. Fıstık yeşili! Fosforlu pembe! O sayılmaz! Nedenmiş!? Hızlı hızlı yürürlerken birbirlerine baktılar. Rekabet gerçekti artık, acıydı.
Çocukken boya kalemleri, pastel boyaları vardı. Sayfaları hunharca boyarken renkler yetmezdi. Hem yaratıcılıktan hem de: Boyaların en büyük kutuları pahalıydı. Anne babaları almazdı. Onlar da renkleri karıştırırlardı. Ten rengi mi? Pembeyle beyaz karıştırılırdı. Oldu bile! Beyaz pasteli tekrar kullandıklarında pembe de bulaşırdı kağıda ama umursamazlardı. Ay sonu, ay başı yoktu. Okula gitseler de her gün onlarındı. Kira yoktu, fatura yoktu, taksit yoktu. Şimdiyse bir ay bekledikleri maaşlarını banka hesaplarında bir kere görüyorlar, ellerine bile alamadan dağıtıyorlardı. Ellerine alamadıkları emeklerini dağıttıkları gibi.
Mahallede kızlı erkekli oynadıkları oyunları hatırladılar. Basketbol, futbol, hentbol. İçinde top geçen oyunlar. Bazen topları patlardı. Bakkaldan yenisini alırlardı. Koşarken düşüp kendilerini yaralayan çocuklar vardı. Anneleri dizlerine oksijenli su sürdüğünde yüzlerini ekşiten. Lastik atlayan kızlar vardı.  Bazen lastikleri aşınır, kopardı. Bağlamayı denerlerdi. İşe yaramazsa tuhafiyeciden yenisini alırlardı. İncesi daha pahalıydı, kalınına kalırlardı bazen. Hep beraber saklambaç oynarlardı akşamları. Arabaların, ağaçların arkasına saklanırlardı. Ağaçlar vardı. Çamlar, çınarlar, meyve ağaçları... Yan bahçedeki vişneyi çekiştiren çocuklar. Sürekli azar yerlerdi. Meyveleri toplamayın, tohumlara dokunmayın! O zamanlar azarlar zevkliydi. Kovulma endişesi, parasız kalma riskiyle diken üstünde oturmazlardı. Sana ne! diye bağırabilirlerdi. Sana ne!
Adımları hızlandı. Saat dokuz olmadan devasa, ürkütücü, gri plazaların kapısından girmelilerdi. Çocukken sadece okul piknikleri ve sabah kuşağındaki çizgi filmler için erken kalkarlardı. Bugs Bunny’ye gülerler, Clementine’e ağlarlardı. Yakari ile Kızılderili olurlardı, Tsubasa’yla futbolcu. Onları bekleyen görevler, omuzlarına yüklenmiş sorumluluklar yoktu. Uslu bir çocuk olmaları yeterliydi (o zaman belki Şirinleri bile görebilirlerdi). Şimdiyse... İngilizcen var mı? Var. İkinci yabancı dil? Almanca. Üçüncü? Sessizlik. Biz sizi ararız. Aramadılar. Annelerinin babalarının biricik çocukları o kadar da biricik değildi demek ki...
Bahar güneşi yüzlerini yalarken, gri beton kaldırımlarda gri plazalara koşarken saklanabilecekleri hiçbir yer kalmamıştı. Ağaçlar kesilmiş, üç beş katlı bütün apartmanların hepsi yıkılmış, yerlerine en az on beş katlı binalar dikilmiş, bütün bahçeler garaj olmuştu. Çocukların sesi kesilmişti. Hiç çocuk doğmuyor muydu? Yoksa doğanlar hiç çocuk olmuyor muydu? Akşamsefaları köklerinden ne zaman sökülmüştü? Uzak bir geçmişin parçası gibiydi tohumlar, oyunlar. Yakın geçmişte ise sürekli yetiştirilmesi gereken işler vardı.

Bom!

İlk olarak tonlar kayboldu.

Şehir büyüdü. Şehir büyüdükçe insanlara yer açmak gerekti. Ağaçlardan başladılar, evlere yer açtılar. Bahçeleri daralttılar, arabalara yer açtılar. Onlar da büyüdü. Ergenliğin bütün fırtınasıyla. Oyunlar kesildi, kızlarla erkekler ayrıldı, bazı kızlar dışarı çıkamaz oldu. Dersler arttı, ödevler arttı ama hiç çalışmak istemediler. Çalışmazsan iyi okulları kazanamaz, iyi işyerlerine giremezsin! Topukları beton kaldırıma çarparken iyi okullarını ve iyi işyerlerini düşündüler. İyi okulları kazanan ve iyi işyerlerine başvuran binlerce akranlarını. Bakışlarını yere indirdiler.
Gül kurusunu göremez oldular, fıstık yeşilini de. Sadece renkler vardı. Tek tip. Aralarında gruplaştılar. Sessiz arkadaşlarını dışladılar. Yine de arkadaşlık vardı. Donuk plazalarda yapayalnızlardı şimdi. Güvenebilecekleri kimse yoktu. Ergenlikte düşünmeden sarf edilen sözcükleri tasarruflu kullanıyorlardı artık. Bir sözcük, sözcükteki bir tını bile aleyhlerinde kullanılabilirdi. Gruplaştıkları eski arkadaşlarını ara sıra sosyal medyada görüyorlardı. “Kurucu”, “Maldivler’de”. Onlarsa bir açıklarını yakalamak için pusuda bekleyen üstlerine koşar adımlarla ilerliyorlardı. Ergenlikte izledikleri güneş tutulmasını hatırladılar. Artık, sürekli bir güneş tutulmasının içinde yaşıyorlardı.
Kadınların sivri topuklu ayakkabıları ayaklarını acıtıyordu, acıtmıyormuş gibi yapıyorlardı. Erkeklerin kravatları boyunlarını sıkıyordu, sıkmıyormuş gibi yapıyorlardı. Kusursuz olmalılardı, kitap kapakları gibi. Artık karşı cinsin değil koca bir sistemin gözünü boyamaları gerekiyordu. Ergenlikte öyle miydi? Kızlar erkekleri etkilemek için süslendi, erkekler kızları etkilemek için birbirleriyle kavga etti. Birbirlerinden uzaklaştıkça birbirlerine daha cazip geldiler. Kızla kadın arasındaki farkı o zaman öğrendiler. Kendilerini tuttular. Yan masadaki iş arkadaşlarından çok hoşlandılar. Kendilerini tuttular. Olmaz öyle şey! Gözyaşlarını eve sakladılar. Ağlamak zayıflıktı. Ergenlikte öğrenmişlerdi. Şimdi, bu kurtlar sofrasında hiç ağlanmazdı. Doktorlarına anti-depresanlar yazdırdılar. Griye katlanmak için.
Ergenliklerinde şehir hala yaşanabilirdi, bir cazibesi vardı. Arkadaşlarıyla sinemaya gidiyorlardı. Kızlar Titanik’te Leonardo diCaprio’ya iç geçiriyor, ona ağlıyordu. Erkekler Matrix’le yatıp kalkıyor, hayatı sorguluyordu. Onlar gibi Leonardo diCaprio’ya yaşını aldı. Zaten sinemalar da samimiyetini yitirdi, AVM’lerin üst katına veya evlerdeki LCD ekranlara taşındı. Akşamları veya hafta sonları izlemek üzere. Hafta içleri yoktu artık. Çok şey yapıyormuş gibi görünmek zorunda oldukları mesailerde Ege ve Akdeniz köylerindeki dairelere baktılar. Nefret ettikleri şehir olmadan yaşayabilirlermiş gibi. Yapabilenlere iç geçirdiler; çocukluklarındaki, ergenliklerindeki renkleri hatırlamak için onların fotoğraflarına baktılar.

Bom!

Sonra ara renkler kayboldu.
Yeşil dahil. Gri hariç.

Üniversiteyi kazandılar. Birlikte kep atacakları binlerce öğrenciyle birlikte. İzledikleri Amerikan filmlerini hatırladılar. Geniş kampüslü üniversitelerde çığır açan dersler dinleyip kalan zamanlarında sosyalleşen öğrencileri. Kampüsleri genelde derslere koşmak için aşındırdılar. Birinci sınıftan itibaren rekabet çıtasını yükselten akranlarıyla yarışabilmek için işlerden işlere koştular. Şehir büyüdü. Onlar büyüdü. Attıkları her adımda bir mavi, bir sarı, bir mor soldu. Aşkın tonlarına tutunmaya çalıştılar.
Şehirde ağaçlar azaldı, binalar yükseldi, bahçeler bitti, garajlar arttı, çocuk sesleri kesildi. Gerilen ilişkiler, tahammülsüzlük. Komşular aynı komşulardı ama balkona çıkınca kimse selamlaşmaz oldu. Balkonlar da azaldı. Yeni yapılan binalar Fransız balkonlara taptı. İki üç günlüğüne gidip Facebook’a her yaptıklarını yazacakları Paris’te bile o kadar görmedikleri balkonlara. Evler bir saklanma yeri, onları yabancılardan koruyan bir sığınak. Ne zaman bu kadar paranoyak oldular? Yapay ışıklarla aydınlatılan plazalarına girdiler, asansörün düğmesine bastılar. Evde ve işte göremedikleri güneşi görmek için bir hafta izin isteyeceklerdi. Alabilirlerse...
Üniversite güzeldi yine de. İki ders arasında güneşi görebilmişlerdi. Bahar aylarında, güneşin tam tepede olduğu saatlerde sıcaklığının tenlerini yalamasını hissetmişlerdi. Dört tarafı kapalı parlak gri renkteki asansörde çıkarken o hissi hatırlamaya çalıştılar. En az sekiz dokuz yıl öncesi. Neleri unutmadılar ki? Aşkları reddedildi, unuttular. Başvuruları reddedildi, unuttular. Okudukları bölüme yüz ekşiten komşuları, üniversitede birini buldun buldun diyen akrabaları görmezden geldiler. Alıp başlarını gitmekle tehdit ettiler hala üstlerine titreyen anne babalarını. Gidemediler. İçleri çok daraldığında ofislerindeki tam açılmayan pencereleri araladılar. Kendi ruh hallerini anlattığına inandıkları şarkıları dinlediler. Kişisel gelişim kitapları okudular, onlara potansiyellerini, isterlerse ne kadar yükseklere çıkabileceklerini anlatan. Asansörün düğmelerine bastılar: 12, 13, 15, 18. Ok işareti yukarıyı gösteriyordu.

Bom!

En son ana renkler kayboldu.

Güneşin sarısı, gökyüzünün mavisi, gençliğin kıpkırmızı kanı. Geriye sadece gri kaldı. Parklardaki kumların ve çimenlerin, rengarenk Arnavut kaldırımlarının üstüne dökülen betonun grisi. Yıkılıp yeniden yapılan binaların grisi. Bazı semtlerin tamamını kaplayan plazaların grisi. Gri ofislerine girdiler. Gri koltuklarına oturdular. Gri bilgisayarlarını açtılar. Klavyeye yazan parmaklarına baktılar. Parmak uçlarından yukarı çıkan griyi gördüler. Kazanan olmaya heveslenen kaybedenlerin grisi. Gri bileklerine ilerledi. Ön kollarına, üst kollarına, omuzlarına. Gerisini görmek için dezenfektan kokan tuvaletlere koştular. Aynalarda omuzlarından boyunlarına, çenelerine yükselen griyi izlediler. Pantolon giyenler paçalarını sıyırdıklarında bacaklarının çoktan grileştiğini fark etti. Griyi engellemek için yüzlerine su çarpanlar oldu. Grileri boyamayı düşünenler. Çocukluklarındaki gibi pembeyle beyazı karıştırsalar. Ama pembe ve beyaz yoktu artık. Zaten renkleri çoktan unutmuşlardı. Gri saç diplerine ulaştı. Gitgide saçlarını sardı. Gri olmayan tek bir noktaları kalmayana dek.
Renklerin bir anlamı kalmadı. Yaşamanın da. Sorgulamadılar. Gidip yarım açılan pencerelerden de atlamadılar. Boya kalemlerine sarılan, sabahları çizgi filmler için uyanan, akşamları saklambaç oynayan çocuklar, Matrix’le gözleri açılan, aşık olan, kalpleri kırılan ergenler, bugünün yetişkinleri gri koltuklarına oturdular, bir sonraki maaşları için çalışmaya devam ettiler.

Şehir onları çiğnedi ve yuttu.




[1] Tabir için şu yazıdan esinlendim: http://filtasviri.com/2016/03/dunun-ortadirek-cocuklari-simdinin-afili-plaza-calisanlari/

Soluş

by on 22:28:00
80’lerde büyük şehirde doğmuş tüm orta direk çocuklarına [1] Önce renkler vardı. Şehrin beton kaldırımlarında havasız ofislerine ...


Arkadaşım Işıl'ın önerisiyle bu yılki altKitap öykü ödülüne katıldım. Gece açıklanan sonuçları sabah gördüm. Seçkideyim! Zaten yazdıklarımı çevrimiçi yayınlatma fikrine iyice yaklaşmışken güzel bir gelişme oldu bu.

Öykü seçilmezse blogda yayınlamak amacıyla anneme bir de resim çizdirmiştim. Madem böyle, ben de haberde kullanayım dedim. Neden soğan olduğunu öyküyü okuyunca anlayacaksınız :)

Öykümün adı "Şüphe". Seçkide yayınlanmadan önce tadımlık bir parçayla sizi baş başa bırakayım:

"Onu anlatmaya nereden başlasam ki? En çok utanması hoşuma gider. Hülyalı hülyalı bakan ela gözlerine dayanamayıp kız sen ne güzel bakıyorsun deyince hemen gözlerini devirir. Yanakları kızarır, eli ayağına dolanır. İnsan içine karışmayı pek sevmez. Çarşı pazara çıkar arada. Soluk renkli bir başörtüsünü gevşekçe bağlar çenesinin altında. Birkaç kere ben de gittim onunla. Sözcüklerde tasarruf eder. Domates mi alacak? Parmağıyla gösterir. Mırıldanır: 1 kilo. Uzaklara gözlerini hafif kısarak bakar. Kaç kere doktora gidelim dedim. Çekinir."

Bütün kazananları buradan görebilirsiniz: http://www.altkitap.net/altkitap2016oykuodulu/ 

Öğlen güneşi yüzünü yaladı. Ekşi kokuyla burnunu büzdü. Gözleri krikoyla açılır gibi açıldı. Korkunç bir baş ağrısı. Ağzının etrafına havuzcuk oluşturmuş kusmuk. Çarşaftan aşağı akıp gitmiş tek bir göz. Göz merceği opak. Yatakta doğruldu.

Çıkarmayıp gevşetmeye çalıştığı kravatı sıkı bir düğümle sağa yamulmuş. Beyaz gömleğinin üstünde gece mönüsünün izleri: kırmızılar, sarılar, yeşiller. İki günlük tatil bahşedilmiş hayatında mesainin izlerini silme çabaları. Elleriyle şakaklarını sıkıştırdı. Gözü göze takıldı. Sinirle başını çevirdi. Devrik bira şişesini gördü, boş. Kalktı. Ağzı zehir gibiydi.

Odadan çıkmadan saate baktı. Neredeyse günün yarısı bitmiş. Apartmanda elektrik süpürgesi, çekiç ve çocuk sesleri. Tek istediği kafa dinlemek. İstanbul’da, bu mahallede imkansız. Kafasında sesler. Okulu bitir rahatsın, işe gir rahatsın. Çıkarmadığı pantolonuna cebini yokladı. Cüzdan. Eve şöyle bir bakıp iç geçirdi. Aman merkeze yakın olsun. Al işte, yakın. Gecekondudan bozma bir apartman. Rutubet kokan banyo. Geceye dair anılarını yokladı. Beşinci biradan sonrası yok.

Bir şeye bastı. Kayıp düşecekken lavaboya tutundu. Yerde bir göz. Basıldığı için ezilmiş. Göz merceği opak. Yatmadan tuvalete gitmiş demek. Yerdeki gözü  alafrangaya attı. Duş perdesinde de bir tane. Onu da alafrangaya. Banyo aynasında da. Onu da. Üstlerine işedi. Sifonu çekti.

Ellerini yıkarken yüzüne baktı. Göz altları mor ve şişkin. Baş ağrısı. Gözleri kanlanmış. İzleniyormuş hissine kapıldı. Siniri bozuldu. Bakışlarını aynadan indirdi. Avuçlarına suyu doldurup yüzüne çarptı. Omzunun üstünden hafifçe arkasına baktı. Silkindi. Daha neler. Evet, ağzı zehir gibi. Bir avuç su da ağzına. Çalkalayıp tükürdü.

Salon. Camlarda gözler. Dağınık. Göz mercekleri opak. Baktığını göremeyen gözler. Tüller kapalı ama yetmez. Karanlık perdeleri çekti, gün ortasında. Televizyonu açtı. Midesi yatışana kadar. Saçma sapan hafta sonu programları.

Kim kimle yakalandı ŞOK ŞOK ŞOK
Balıkların gözünü atmayın sayın seyirciler. Fosfor fosfor...
Katarak göz içindeki lensin saydamlığını kaybederek opak bir görünüm alması, göz merceğinin yoğunlaşmasıdır. Opaklaşma arttıkça hem uzaklaşma hem de yakın görmeler hastanın sosyal yaşantısını rahatsız edecek şekilde azalır. Kataraktın birçok tipi vardır ama genelde üç ana grupta incelenebilir: yaşa bağlı kataraktlar, doğumsal kataraktlar, ikincil kataraktlar...

Ekranı kaplayan kocaman bir göz. Gitgide opaklaşan göz lensi. Birden. Yok artık. Birden. Göz ona mı? Altyazılar.
-       Bugün komşumuz hakkında konuşmak için buradayız.
-       Ay, Allahım düşman başına. İnanın çocuklara ne diyeceğimizi bilmiyoruz.
-       Nasıl, hanımefendi?
-       Ya böyle gece yarıları geliyor. Kızlı erkekli arabalarda. İçkiden serseme dönmüş. Ne yaptığı belli değil. Çoluğa çocuğa ne deriz? Tövbe tövbe...
-       Sakin olun hanımefendi. Kendisiyle konuştunuz mu?
-       Yok ne konuşacaz! Böyle kadınlarla zina mı yapıyor,  yoksa erkekleri mi beğeniyor anlamadık. Günahı boynuna. Bize de sıçratmasın yeter.
-       İnanılmaz!
-       Küpesi de var!
-       Demeyin!
Gözlerini ovuşturdu. Hayal meyal. Bir araba. Gece sessiz. Gürültü yapmadığından emin. Kataraktın tek tedavisi ameliyat... Televizyonu kapattı.

Mutfağa koştu. Şöyle soğuk soğuk su. Buzdolabında kalmamış. Dışarıdan bir bardak. Başına diktiği sırada. Bardağın içinde. Çığlık atıp duvara fırlattı. Cam kesiğiyle yarılıp akıyla birlikte duvardan salyangoz gibi süzülen bir göz. Göz lensi opak. Bakıp da göremeyenlerden. Ömür boyu katarakt.

Aceleyle mutfaktan çıktı. Adımları birbirine karıştı. Ne yapmalı? Ait olmadığı bir yerde. Dışarı. Dışarıya. Kapıya yöneldi. Elini kola uzatacakken kapının zorlandığını fark etti. İnanılmaz bir titreme. Korkuyla geri adım attı. Kıçını dresuara çarptı. Bir şey hissetti. Elini kıçına götürdü. Bulduğu şeye baktı. Ezilmiş bir göz. Tiksinerek fırlattı. Dresuara döndü. Üstündeki yapay çiçeğin içinde bir gözle göz göze geldi. Saksıya elinin tersiyle vurdu. Yerde dağılan seramiğin içinden bir sürü küçük göz yuvarlandı. Göz lensleri şimdiden opak.

Cesaretini topladı. Kolu tuttu. Derin nefes aldı. İndirdi. Gece kilitlemeyi unuttuğu, unuttuğunu o sırada fark ettiği kapı açılıverdi. Sayılamayacak kadar çok göz ona hücum etti. Eliyle savuşturmaya çalıştı. Üstüne yapıştılar.  Avazı çıktığı kadar bağırdı. Bağırdı. Bağırdı. Sesi kısılana dek.

Her yerde gözler. Sakinleşti. Bağırmadı. Silkelenmedi. Kabullenme değil. Bıkmıştı bu manzaradan. Haykırmak bile işe yaramadığında. Durdu. İki elinin baş parmağı ve işaret parmağını kıskaç yaptı. Yavaş yavaş. Gözlerine. Göz yuvarlaklarını kavradı. Derin bir nefes aldı. Kıskaçları hızla sokup hızla çekti. Son bir haykırış. Avazı çıktığı kadar. Cenin pozisyonu. Sessizlik.

Gözler yavaş yavaş çekildi: "Aa üstüme iyilik sağlık. Deli ayol."

Katarakt

by on 07:14:00
Öğlen güneşi yüzünü yaladı. Ekşi kokuyla burnunu büzdü. Gözleri krikoyla açılır gibi açıldı. Korkunç bir baş ağrısı. Ağzının etrafına ha...