Dehlizde Giden Adam'ın Yolculuğu


“En doğru masal anlamadan korktuğumuzdur.”[1]
“Ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
Yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
Ve niçin olduğunu bilmeden ‘gitsek’ derler,
Yazgıları önünde boyunları hep eğik.”[2]

Yolculuk, insan hayatının vazgeçilmezi. Bir yerden bir yere, bir durumdan başka bir duruma. Bazen zorunlu, bazense değişiklik, özgürlük isteğiyle, belki dönüş umuduyla. Sonlu insan yaşamı için unutulmaz bir deneyim. Nihayetinde son yolculuk, dönmemecesine… Hal böyle olunca insanda derin izler bırakan, yoğun hisler uyandıran “yolculuk” kavramının farklı alanlarda, özellikle edebiyat eserlerinde, gerek dışsal gerekse içsel olarak işlenmesi kaçınılmaz. Edebiyatımızın aslarından Bilge Karasu’nun da bu kavramı metinlerinde kullanması biz okurları için şaşırtıcı olmamalı aslında.
Bilge Karasu’nun büyüleyici eseri Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “masal”lardan “Dehlizde Giden Adam” isimli öykü tamamen bir yolculuk üstüne kurulmuş.[3] Dehlizdeki adamın yolculuğunu dışsal, başka bir deyişle fiziksel bir yolculuk olarak okursak öykü şöyle: On dokuz yaşında genç bir adam deniz kıyısında sere serpe uzanırken bir kaya yığını görür, içi bir tuhaf olur, yol göremez ama öteye geçmek ister. Kayaya tırmanınca görür ki diğer tarafa geçmek için derin sulara girmek gerekiyor. Vazgeçecek gibi olur ama tam kafasını çevirirken mağaraya benzer bir kovuk gözüne çarpar. Zar zor da olsa delikten içeri girer. Arkasına baktığında dehlizin ağzı çoktan geride kalmıştır. İçeride aydınlık vardır ama ışığın nereden geldiğini göremez. “GİRMEYİNİZ” diye bir uyarı görür, şaşırsa da aldırmayarak ilerlemeye devam eder. Işıklı bir nokta görür ama yaklaşınca bunun çelik bir ayna olduğunu fark eder. İkinci bir uyarı daha çıkar karşısına: “GİRMEYEYDİNİZ”. Pek garibine gider ama devam etmeyi kafasına koymuştur bir kere. Başlarda dönüp dönmeme tereddüdü yaşar. Yürüdükçe zaman kavramını kaybeder, hatta saat hiç değişmez. Uyayakalır, uyanır. Karnı acıkır. Bu sefer ışıklı noktaya varır, bu da ilginç bir çalışma mekanizmasına sahip yiyecek makinesidir. Etrafta adamdan başka kimse yoktur. Yolun devamında karşısına çıkan makineler parası olsun olmasın ona yiyecek tedarik eder. Bir ara dehlize girmeden önceki geçmişini hatırlar. “Ne zamandır boyutsuz, kimsesiz bir dünyada ilerlemekte olduğu düşüncesi yavaş yavaş kafasında, gönlünde,” biçimlenir, bilinçlenir.[4] Korkmaya başlar ama anlayamadığı bir şekilde yürümek zorunda hisseder. Makinelerin sahte ışığını aşıp gerçek ışığa ulaşmak ister. Bu yolun insanları öldürmek için yapıldığına inanır ve koşar. Makineler seyreldikçe ışık da artar gibidir. Uyuyup uyandıkça ışığı gördükçe bir “bulantı” hisseder gönlünde, Sartre’ın kitabındaki varoluş sancılı adamı hatırlatarak. Dehlize giren ışık, ona dış dünyayı anımsatır yine. Ama bir yandan da gözlerini acıtır, beynine saplanır. Elini alnına götürdüğünde gerçekten yaralandığını görür. Dehlizden hiç çıkamayacağını zanneder; fakat son anlarında başarır bunu. Güneş ışıkları, çiçek kokuları eşliğinde oturduğu kayada kalakalır.
Bu öyküyü birçok açıdan yorumlamak mümkün. En yüzeysel olanı, bir masalı gerçek yolculuğu olarak almak. İmgesel yolculuk olarak alırsak bu da başka açılımlara gebe. Hayat ve ölüm hakkında bir öykü olabilir. Alışkanlıklar ve modern insanın çıkmazları hakkında da olabilir. İnsanın kendi içine yolculuğu, benliğinin keşfi hakkında da. Adam kayanın üstünde uyuyakalmış ve tüm bu macerayı düşünde görmüş bile olabilir. Ne var ki, öykünün başka bir yönü daha var, o da mitsel yönü.
Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda (The Hero With A Thousand Faces)[5] bütün mitlerin (ve rüyaların) belli bir plan, arketipler dizisine göre oluşturulduğunu söyler. Buna da, James Joyce’tan ödünç aldığı monomit adını verir. Sonra kahramanın yolculuğunu aşamalara ayırır. Birincisi, “Yola Çıkış”. Bu aşamada kahraman maceraya davet edilir. Ama başta bu macerayı reddeder. Doğaüstü bir yardımla maceraya katılması sağlanır. Sonra ilk eşiği aşarak maceraya adım atar ve “balinanın karnı”na, “ana rahmi”ne yolcuğa girmiş olur. İkinci aşama “Erginlenme”. Burada kahraman birçok sınavdan geçer, tanrıçayla ve baştan çıkarıcı olarak kadınla karşılaşır, babanın gönlünü alır, tanrılaşır ve nihai ödülünü alır. Üçüncü aşama, “Dönüş”. Kahraman burada dönüşü reddeder, büyülü bir kaçış gerçekleşir, kurtuluş dışarıdan gelir, dönüş eşiği aşılır; kahraman iki dünyanın ustası haline gelerek yaşama özgürlüğünü elde eder. Yolculuk döngüseldir, sonsuza dek devam eder.
Bu yolculuk “Dehlizde Giden Adam”da nasıl çıkar karşımıza? Birinci aşama, yani Yola Çıkış’ın izlerini sürelim öyküde. Maceraya davet şöyle gelir: Adam güneşlendikten sonra hemen evine dönmez, gezinmek geliverir içinden. “Çakıllığın sona erdiği yerde, tepeden yuvarlanmış, denizde parçalanıp ufalanmış koca bir kaya yığınına geldi dayandı. İçi bir tuhaf oldu. Yol yoktu. İlle de öteye geçmek istiyordu.” Hemen ardından maceranın reddi gelir: “Nasıl geçsin? Akıllı bir adam geçmeğe kalkmazdı ya öteye, hani, geçmesi gerekiyorsa, geldiği yerden döner, çevre yolunun alt ucunda çakıllıktan çıkıp adanın, kayalığın hemen üstünde sivrilen, tepesine tırmanır, tepeden denize doğru inen bu kaya damarının öte yanında kıyıya ulaşacak bir yol arardı. Bulursa en âlâ, bulamazsa geldiği gibi döner, inerdi tepenin ardında kalan iskeleye.” Redde bir süre devam eder. “Önce, ‘dönsem artık,’ diye şöyle bir geçirdi aklından…” “Keyfi kaçmıştı delikanlının, dönmekten başka çıkar yok yoktu.” Campbell’ın belirttiğinden farklı olarak yardım burada doğaüstü gelmez. “Yok muydu?.. Tam başını çeviriyordu ki, dibinde durduğu kayanın hemen arkasında, dümdüz duvarın kayaya bakan yüzünün denizle birleştiği yerde, ufakça bir kovuk çarpıvermişti gözüne; mağara ağzına benzeyen bir kovuk.” Bu “yardım”la birlikte sıra, adamın ilk eşiği aşmasına gelir: “Delikten içeri girmesi biraz güç oldu. Çömeldiği için kıçı, su derince olduğu için paçaları ıslandı. Ama delikten içeri girince doğrulabildi.” Delikten içeri, dehlize girince mitolojilerde geçen “balinanın karnı”na ya da psikanalitik deyişle “balinanın rahmi”ne girmiş de olur. Adam bu yolun iki saatte biteceğini düşünür ama bilmediği bir şey vardır: Dönüşün imkânsız olduğu sonsuz bir yolculuğa adımını atmıştır bile. (Eşikten geçiş aslında bir nevi “kendini yok etme”dir.)
Bilge Karasu’nun diğer eserlerinde olduğu gibi bu öyküde de zaman kavramı önemli yer tutuyor. Peki, yolculuğun sonsuz olduğuna dair ipuçlarını nerelerde yakalarız? Adamın zaman yanılgısı, biraz önce değinildiği gibi, dehlize girmesiyle başlar. “Ada boyunca bile uzansa bu yol, iki saatten çok sürmemeliydi sonunun, ucunun bulunması.” Bir süre ilerledikten sonra evdeki hesabın çarşıya uymadığını fark eder. “Saat hep on ikiyi gösteriyor, işliyor ama kurgusu boşalmıyordu.” Bununla birlikte bir şey anımsayıverir. “Biliyor muydu ne zamandan beri bu dehlizde yürümekte olduğunu? Vaktini, saatini, gününü şaşırmış değil miydi?” Bu sonsuzluk ve sınırsızlık hissi onu korkutsa da adeta zorunluluktan, yolda ilerlemeyi sürdürür. O arada, gördüğü ışık onun olmayan amacına dönüşür ve ilerleyişini bununla temellendirmeye çalışır. Ne yaparsa yapsın, zaman konusunu açığa kavuşturamaz. “Acıkmalarını, yediği yemekleri ölçü olarak alsa, bu yolda bir yıla yakın bir süredir yürüyor gibiydi ama bir yıl mı, bir hafta mı, bilecek, kestirecek durumda değildi.” Delikanlı öyle bir hiçlik içindedir ki süreyi hesaplamak şöyle dursun, zamanı tamamen unutur. “Gecesiz gündüzsüz, ışığın ancak yol boyunca uzaktan uzağa dizili duran makinelerin çeliğinde yansıdığı, artmadığı, eksilmediği, saatin hep on ikiyi gösterdiği bir yolda, dün, bugün yarın olamazdı; sabah akşam yoktu. Delikanlı da bunları unutmuştu zaten. Bildiği tek şey, yürümek olmuştu. Buraya niçin girmişti, nasıl girmişti, anımsamıyordu artık. Niçin yürüdüğünü biliyordu ama; ışığa çıkmak için yürüyordu. Çıkınca ne olacağını bilmiyordu ya…” Yani, Kant’ın bütün duyuların altında yatan temel formlar olarak tanımladığı, yokluğunu tasavvur bile edemediğimizi iddia ettiği zaman ve mekân öyküde yerle bir edilir. Dehlizde giden adam, deneyimlediklerini anlamlandıramaz, nesneler ve olaylar arasında ilişki kuramaz hale gelir.
Buradan Campbell’ın bir sonraki aşamasına devam edecekken karşımıza şöyle bir durum çıkar: “Dehlizde Giden Adam”da Yola Çıkış’ın bütün adımları görüldüğü halde bu kitabın bahsettiği türden bir Erginlenme yoktur. Ama Campbell’ın “Mit ve Toplum” bölümünde, “Bugünün Kahramanı” başlığı altında buna bir yanıtı var aslında. Çünkü Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ündeki deyişle “Bütün tanrılar öldü.” Daha açık bir tabirle: “Geçmişin büyüsü, geleceğin bağları, kesin ve güçlü darbelerle parçalanmıştır. Mitin düş ağı dağıldı; zihin tam uyanmış bilince açıldı; ve modern insan, bir kelebeğin kozasından ya da güneşin gece ananın rahminden şafakta çıkması gibi kadim aldırışsızlıktan çıktı.”[6] Ayrıca “O zaman tüm anlam toplulukta, büyük anonim biçimlerdeydi, kendini ifade eden bireyde değil; bugün toplulukta hiçbir anlam yoktur – dünyada hiçbir anlam yoktur: her şey bireydedir. Fakat orada da anlam kesinlikle bilinçdışındadır. Kişi neye doğru hareket ettiğini bilmez. Kişi ne tarafından çekildiğini bilmez. İnsan ruhunun bilinçli ve bilinçdışı alanları arasındaki iletişim kesilmiştir ve bizler ikiye ayrılmış haldeyiz.”[7] Dolayısıyla günümüz kahramanının görevi de farklıdır artık. “Yerine getirilecek kahraman-görevi bugün Galileo’nun çağındakiyle aynı değildir. Orada o zaman karanlık olan yerde artık ışık vardır; fakat ışığın olduğu yerde de karanlık. Çağdaş kahraman-görevi, yönelimli ruhun kayıp Atlantis’ini yeniden gün ışığına çıkarmak olmalıdır.”[8]
Kahraman kelimesi, öykü boyunca kendinden başka hiçbir insan, hatta hiçbir canlıyla temasa geçmeyen “Dehlizde Giden Adam” için yanıltıcı veya abartılı aslında. Çünkü bu öyküdeki adam, kahraman değil alabildiğine sıradan bir birey. Adam kelimesi de, on dokuz yaş da çok bağlayıcı değil. Bu kişi kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı, herhangi birimiz olabilir. “Sıradışı güçlere sahip –tek parmağıyla Govardhan Dağı’nı kaldırabilecek ve evrenin korkunç zaferiyle doldurabilecek güce sahip– güçlü kahraman her birimizdir: aynada görülen fiziksel benlik değil, içteki kral.”[9] Üstümüze düşense, modern tanrılarımız olan makinelerin, hayatımızı denetimi altına alan makineleşmenin, kemikleşmiş sistemin yanıltıcı ışığı gözlerimizi kör etmeden, bizi bekleyen hiçlikle sonsuzluktan korkmadan kendimizi keşfetmek, benliğimizin dehlizlerine ulaşmak.

[1] T. S. Halman, Can Kulağı, s. 13, Masal Sonu (Göçmüş Kediler Bahçesi’nden alıntı).
[2] Charles Baudlare, çev. Sait Maden.
[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, “Dehlizde Giden Adam”, Metis Yayınları, Ağustos 2008, s. 93, 101.
[4] A.g.e. s. 97
[5] Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu,  Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2010.
[6] A.g.e. s. 420.
[7] A.g.e. s. 421.
[8] A.g.e. s. 421.
[9] A.g..e. s. 399.

Hiç yorum yok: