Borges ile Seyahat: Atlas

"Her insan bir kâşiftir. Her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla harfini keşfetmekle başlar işe; ardından yüzleri, haritaları, hayvanları, yıldızları keşfeder. Sonunda, ya kuşkuya erişir ya da inanca; ama her seferinde hemen hiç şaşmayan tek bir sonuca, gerçekte ne kadar cahil olduğu sonucuna varır."

Borges, İletişim Yayınları'ndan çıkan ve çevirisi Celâl Üster'e ait olan Atlas'ın öndeyişinde bize böyle sesleniyor. Atlas, Borges'in seyahatlerinden izlenimlerini anlattığı ama rehber veya seyahatname olmayan bir kitap. Öykü ile şiir, düş ile gerçek iç içe geçmiş. Okurken Borges'e özgü büyülü gerçekliğin etkisinde kalmamak mümkün değil.

Kitapta geçen yerler arasında Roma, İrlanda, İstanbul, Venedik, Yunanistan, Almanya, Atina,  Cenevre, Lugano, Buenos Aires, Reyjkavik, Girit, Tigre Adaları, Mallorca, Madrid, Kahire, İsviçre, Japonya gibi ülke ve şehirlerin yanı sıra eserler, anılar veya düşler de yer alıyor.

Borges, Türkiye'de İstanbul'u da es geçmemiş:

"Kartaca, adı kötüye çıkmış bir kültürün en dile düşmüş örneğidir. Biz bu "Kent"le ilgili hiçbir şey söyleyemiyoruz; Flaubert de, düşmanlarının amansız olduğu dışında, söyleyecek hiçbir şey bulamamıştı. Sanırım, Türkiye'yle ilgili olarak da benzer bir durum söz konusu. Acımasız bir ülke gelir aklımıza. Bu kavram, yazılı tarihin hem en acımasız hem de en az ilençlenmiş girişiminden, Haçlı seferlerinden kaynaklanır. Belki aynı ölçüde bağnaz İslâm nefretinden hiç de aşağı kalmayan Hıristiyan nefreti gelir aklımıza. Batı'da, Osmanlılar arasında büyük bir Türk adının bulunmadığından dem vururuz. Bize kalmış olan biricik ad Muhteşem Süleyman'dır (e solo, in parte, vidi'l Saladino).

Üç günde Türkiye'yi ne kadar tanıyabilirim? Benim gördüğüm, çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve kıyılarında Runik alfabeyle yazılmış taşlar bulunmuş olan Karadeniz girişi. Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almancayı andıran hoş bir dil. Buralarda, birçok değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek: Ben, Bizans imparatorunun onur kıstasını oluşturmuş olan ve Hastings'te olup bitenlerden sonra İngiltere'ye kaçan Saksonların katıldığı İskandinavları anımsamayı seçiyorum. Kuşku yok ki, keşfe başlamak için Türkiye'ye yeniden gelmeliyiz" (s. 56-57)

Atlas'ı ilginç kılan ayrıntılardan biri de 50'li yıllardan itibaren görme duyusunu yavaş yavaş kaybeden Borges'in gittiği yerleri diğer duyuları ve hayal gücüyle betimlemesi. Kitapta bir sanatçının nasıl gördüğünü açıklarken görmeyi aslında yeniden tanımlıyor (Bu kitabı Çerçi Sanat'ın "görmek" sayısından önce okumak vardı): "İnsanın görmemesi için ille de kör olması ya da gözlerinin kapalı olması gerekmez: Belleğimize kazıdığımız şeyleri görürüz; tıpkı, aynı düşünce ve biçimleri yinelediğimizde, belleğe kazığıdığımızı gördüğümüz gibi."

Borges'in seyahatleri nasıl geçti bilmiyorum ama bana daha yeni izlediğim bir videoyu hatırlattı. Rehber köpeğiyle yola çıkan kör gazeteci Sophie'nin seyahatleri bölüm bölüm yayınlanıyor. Programın tanıtımını şuradan izleyebilirsiniz:



Borges'in, seyahatlerinden büyük bölümüne birlikte çıktığı eşi Maria'nın sondeyişi aslında kitabı ve benim gibi birçok insanın seyahate neden çıktığını açıklar nitelikte: "Atlas bizim için neydi, Borges? Yeryüzünün ruhundan doğmuş düşlerimizi zamanın örgüsünde örtüştürmek için bir bahane."

1 yorum:

sallanyuvarlan.blogspot.com dedi ki...

Blogunuzun daha önceki görüntüsüyle yazılar daha rahat okunuyordu.Kişisel fikrim; eski haline dönmelisiniz.