The Zero Theorem: Terry Gilliam'ın Beyaz Yakalılara Kıyağı

Başlıkta kıyak dedim ama kıyak mı silkinip kendinize gelin uyarısı mı belli değil. İzlerken acı acı içinize oturan ayrıntıları var. Bunlara sonra değineceğim.

The Zero Theorem, usta yönetmen Terry Gilliam'ın distopya üçlemesinin üçüncü filmi. Bunu bilmeden ilk iki filmi şans eseri izlemişim: Brazil ve 12 Monkeys. Distopya nerede, ben orada. Her neyse...

Filmin tartışmanı IMDB puanını 6.2 diye görünce Terry Gillliam yapmaz öyle şey deyip direkt izledim. Bence siz de puana takılmayın. Düşük puan verenlerin elleri kırılsın demeden iki sebep geliyor aklıma. Ya (yönetmenin dediği gibi) serinin en gerçekçi filmi olmasından dolayı acıyla o puanı verdiler ya da oy verenlerin birçoğu iş hayatına daha elini kolunu kaptırmamış gençler ve filmin akışı ağır geldi.

Beyaz Yakalıların Çilesi


Bu konuda epey dertliyim malum. Yalnız olmadığımı biliyorum. Bir yandan en temel ihtiyaçları bile engelleyen ve hakları kısıtlayan bir sisteme öfkem dinmiyor. Bir yandan da alelade bir işçi değilmiş gibi işine dört elle sarılan çalışanlara hayret ediyorum. Halihazırda bu konulara takık haldeyken the Zero Theorem yarama tuz basan bir film oldu. Yönetmen de bu kısımları öyle vurgulamış ki ütopik ortam neredeyse renkli bir fona dönüşüyor.

Baş karakterimiz Qohen Leth, yaşını başını almış biri ve hala masa başı işte çalışıyor. Dakikada bir çağrı geliyor, o sırada yazdığı programı yükleyip tüp şeklinde bir bellekle önündeki boşluğa yerleştirmek zorunda. Saç kaş kalmamış abimizde. Yöneticisi onun adını sürekli yanlış söylüyor. Qohen "Ölüyorum" diyor, müdür "Bir şeyin yok koçum" havalarında pis pis sırıtarak güya motive ediyor. Doktor için bile izin almakta zorlanıyor. Ama sonunda başarıyor. Bu sefer üç tane doktoru hasta olduğuna inandıramıyor. İşe aynen gerisin geri.

Bu zor çalışma şartlarını evde dinlenerek bir nebze hafiflettiğini düşünmeyelim. Zira iş çıkışında da ofis partisi var. Gitmek istiyor, bırakmıyorlar. (Bu sahnelerde adamla birlikte stres yaşadım.) İşin en üst kademesinde Management (Yönetim) var ve tek kişi. Sürekli onunla görüşmek istiyor. Gönülsüz gittiği bir partide bu kısmen gerçekleşiyor. Qohen ofise sürekli evden freelance çalışmak istediğini söylüyor. İsteği Management tarafından kabul ediliyor. Tam karakterle birlikte derin bir oh çekecekken bu ona da bize de haram oluyor.

Qohen'in önüne "Al, hayatın anlamını çöz" diye bir bilgisayar programı koyuyorlar. Kutu kutu yerleştirilen bir şey. Bir kutuyu yanlış koyunca bütün kutular dağılıyor. Sonra sil baştan. Saat başı da çağrı geliyor. Tam deli işi anlayacağınız. Yalnız Qohen, bir gün her şeyi sonlandıracak telefonun geleceğine inanıyor. Daha sonra böyle bir şeyin olmadığını, Management'in onun bu inancından beslendiğini öğrenip ekran karşısında hayal kırıklığından hayal kırıklığı beğeniyoruz.

Yalnızlık, İletişimsizlik


Qohen'in en büyük sıkıntısı, (herkesi birbirinden uzaklaştıran, birçok insani şeyin külfet olarak görüldüğü) zamanın ruhunun da etkisi bulunan iletişimsizliği. Ofiste, evde, her yerde yalnız. Partide çok güzel bir kadının ona yaklaşmasına rağmen yalnız. O kadar yalnız ki kendinden Gollum misali "biz" diye bahsediyor. Ama kadın hayatına girdikçe ördüğü duvarlar sarsılmaya başlıyor. Psikiyatrı Dr. Shrink-Rom'la (Tilda Swinton) sık sık görüşür hale geliyor (ama yukarıda dediğim gibi telefon konuşmasının yalan olduğunu öğrenince onun da ipliği pazara çıkıyor).

Filmin ilginç karakterlerinden biri Bob. Management'ın, yani patronun oğlu. Aslında adı Bob değil. Herkese Bob diye hitap ediyor çünkü kafasını insanların ismiyle yormak istemiyor. Qohen'e de Bob demeye kalkıyor ama Qohen isminin söylenmesine özellikle önem veriyor (müdürü ismini yanlış telaffuz ettiğinde de hep düzeltiyor). En sonunda sadece "Q"da anlaşıyorlar. Bu çocuk ortamdaki herkesten farklı. Ne garip giyiniyor ne depresif takılıyor ne de babasına sırtını dayamış. Qohen filmin femme fatale'ı Bainsley'nin birlikte kaçma teklifini reddedince "Bravo, bu travmayla aşk hayatımı mahvettin" diyerek güldürdü de.

Bainsley'den de biraz bahsedeyim. Mélanie Thierry, bir Fransız kadını olarak hayata zaten 1-0 önde başlamış. Bainsley, internet sitesi olan bir hayat kadını ama müşterileriyle fiziksel biçimde birlikte olmuyor. Bir programla zihinsel olarak birlikte oluyor, hayal ettikleri bir ortamda takılıyor ama öyle bile sevişmiyor. Qohen'in içinde uyuyan her şey uyanınca ileri gitmek istiyor. Bir süre kadının peşinden de koşuyor. Ama bahsettiğim gibi, kadın her şeyini bırakıp gidelim deyince gitmiyor.

Distopya ortamı


Distopya filminde distopik ortamdan bahsetmemek olmaz. Film gelecekte geçiyor ve teknolojik gelişmeler ağır basıyor. Herkeste tabletler, kameralar ve Twizy'ler var. (Twizy o kadar çok ki filmin sağlam sponsorlarından biri olduğunu tahmin edebiliyorsunuz.) Reklamlar fazla baskın. Tabelalardaki durağan, en fazla 3 boyutlu reklamların canlı, sesli ve peşinize düşen bir hareketlilikte olduğunu düşünün. Epey sinir bozucu.

Eskilerin pek değeri kalmamış. Qohen sigorta şirketinden eski bir kiliseyi yok pahasına almış. Dışarıdan bakınca son moda binalar arasında epey göze çarpıyor. İçinde de birçok gedik var. Kuşlar içeride dolaşıyor, kar içeriye yağıyor ama karakterin rahatı iyi gibi duruyor. Belki de burayı dış dünyadan kaçmak için sığınağı olarak görüyor.

Gözümüze tuhaf gelen kıyafetler ve canlı renkler hemen dikkat çekiyor. Ben özellikle cart pembeyi çok beğendim. Terry Gilliam'ın ellerinden öperim. Kıyafetler epey karikatürize edilmiş. Son olarak, müzikler de ortamla oldukça uyumlu. Özellikle de sürekli tekrarlanan romantik "Creep" cover'ı direkt duygulara dokunuyor.

The Zero Theorem iyi yönetmenlik, iyi oyunculuklar, ilginç bir senaryo ve daha birçok unsurun güzel bir birleşimi. Özellikle bu türü sevenler kaçırmasın.

1 yorum:

Ufuk Egemen dedi ki...

sadece film olarak izlerseniz berbat diyebileceğiniz bir film ancak inception, matrix bu tarz filmler hayatı, yaşamı, neden varız, neden yaşıyoruz, ölüm ve ölüm sonrası hayatı sorgulayan yapıtlar. film subjektif ( ateist ) olarak kaleme alınmış ama bendeniz dine, kitaba ve allah'a inanan birisi olarak beğendim. farkındalık felsefesini güzel ifade etmiş. oturup üstüne sempozyum düzenlenip, fikir çatışması yapılabilecek bir film. izleyin ama anlayarak.

Blogger tarafından desteklenmektedir.