Hobbit: The Battle of Five Armies, Efsanenin Son Halkası


Bir yıl boyunca dört gözle beklediğim film sonunda vizyona girdi ve izledim. İtiraf edeyim, heyecandan ve üzüntüden filmi ilk izleyişte sindiremedim. İkinci kez IMAX'te izleyeceğim. Özetle, seriyi utandırmayan, yüzümüzü kara çıkartmayan bir yapım var karşımızda.

Oyuncu seçimleri muazzam. Martin Freeman zaten dünyaya hobbit olarak gelmiş, hobbit olarak da yaşlanıyor. Sherlock'ta da, Hitchhiker's Guide to the Galaxy'de de adam hobbit. Çok da sevimli, yapacak bir şey yok. Rollerine cuk diye oturuyor. Aynı şekilde, Cate Blanchet da elfgillerden. Filmdeki her saniyesi büyüleyici. Lee Pace, burnu büyük Thranduil rolünde muazzam. (Yalnız Zaytung'un dediği gibi, elfler onca karışıklık arasında fönü nerede çektiriyor. Bu da benden: Cücelerin saçları savaş anında yüzlerini gözlerini kapatmıyor mu?)

Bu isimler zaten Hobbit serisi dışında da iyi iş çıkaran isimler. Gönüllerin Gandalf'ı Ian MacKellen'ı da eklemek lazım tabii. Ama maharetli insan rolündeki Bard, gitti vampir oldu, Thorin rolüyle ağır abi takılan Richard Armitage Into the Storm'da oradan oraya savruldu. (Yeri gelmişken: O da ne dandik filmdi!) Evangeline Lilly de zarafetiyle Liv Tyler'ı aratmıyor.


Sürprizbozanlar, elfler, cüceler


Filmi beğendim. Zaten Tolkien hayranları olarak Peter Jackson'ın köleleri olmuş durumdayız. Önümüze fırlattığı filmleri afiyetle yiyoruz. Kitabı uzun süredir okumadım ve ikinci filmi de bir süredir izlemedim. Kitabı satır satır takip edenler için elbette elf-cüce aşkı bazı ayrıntılar hayal kırıklığı. Ama bence kitabın ne kadar hayranı olsam da sinema başka bir sanat dalı ve burada en azından önceki işlerinden tanıdığımız yönetmenin ustalığını referans almak daha iyi.

Dr. Watson bakışı
Bu arada aşk demişken kitapta kendini hissettiren Galadriel ve Gandalf aşkının üstüne tanımam. Filmde Galadriel'in tüm gücü pahasına Gandalf'ı kurtarması ve bu uğurda Sauron'a kafa tutması paha biçilmezdi. Galadriel'in kendine göre ufak gelen büyücüyü kucağında taşıması, alnından şefkatle öpmesi ve onu kendine getirmesi, Gandalf'ın gözlerinde aşkla bakmasına rağmen sizli konuşmayı sürdürmesi tek seferde sindirilecek türden anlar değil.

Ateşli ejderhamız Smaug'a filmin en başında veda ediyoruz. Direkt girişten basıyor yönetmen aksiyonu. Ama yorgan gidince kavga bitmiyor, aksine kızışıyor. Ortada sayılamayacak kadar çok altın ve mücevher var. Elfler sadece atalarından kalma mücevherleri istiyor. Thorin hepsi benim diye tutturuyor. Bilbo zaten en değerli taşı cekette saklıyor (ama onun niyeti iyi, barış elçisi oluyor sonra.) İnsanların yurdunu Smaug mahvetmiş, onlar da sadece başlarını sokacak yuva ve bir lokma ekmek derdinde. Orklar zaten Allah'larından bulsunlar, olayları pislik ve iğrençlik. İğrenç demişken, o yalaka ve ikiyüzlü Alfrid'i ne Smaug yakabildi ne orklar dilimleyebildi, ona yanarım.

Elbette filme adını veren savaşın sahneleri de unutulmaz olmuş. Cüceler kendilerine gıcık ettirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Öyle ki, Thorin doğru yolu bulduktan sonra bile sinirim yatışmadı, hal böyle olunca öldüğünde üzülemedim. Bence en üzücü sahne savaşın sonundaki zayiattı. Elf ordusunun düzenlenişi muazzamdı. Tharanduil'in sonunda hüzünlenmesi iyiydi de sadece tek noktaya takıldım. Yeşilçam yapımı misali, başta Tauriel'e "aşkın gerçek değil" diye çıkışıp sonda "gerçekti, gerçekti" diye U dönüşü yapmayaydı daha iyiydi sanki. Neyse onu da elf ordusunun telef olmasının verdiği üzüntüyle hassaslaşmasına bağlayayım.

Filmin sonunda Bilbo evine dönüyor ve olay tekrar Yüzüklerin Efendisi'ne bağlanıyor. Böylece insanın içinde Yüzüklerin Efendisi aşkı yeniden depreşiyor. Peter Jackson belki durmaz, Silmarillion'u da çeker, ne dersiniz? O zamana kadar acımı yüreğime gömmek zorundayım. Ardından Sherlock'un son bölümünü izleyip izlenecek dizi bırakmadığım için de kendimi ayrıca tebrik ediyorum.

Hiç yorum yok: