Büyük Kitapları Sevenlere: Batı Geleneğinde Bilim ve Din Tarihi

/ 21:39:00


Kitap çevirisi ticari çevirilere (mesela kullanım kılavuzuna çevirisine) göre daha zahmetli ama hiç şüphesiz bir o kadar da tatmin edici. İki yıldır yayınlanması beklediğim, yaklaşık 3'te birini çevirdiğim kitap da 2016'nın kasım ayında Say Yayınları tarafından yayınlandı.

"Bilim ve Din İlişkisi", "Biyografi Çalışmaları", "Entelektüel Kaynaklar ve Felsefi Arka Planlar", "Belirli Dini Gelenekler ve Kronolojik Dönemler", "Astronomi ve Kozmoloji", "Fen Bilimleri", "Dünya Bilimleri", "Biyolojik Bilimler", "Tıp ve Psikoloji", "Okült Bilimler" ana başlıklarına sahip kitap 840 sayfa. Başlı başına, çok yönlü bir okuma deneyimi.

Açıkçası birçok çeviri yaptım ama bu kitap gerçekten arkasında durup "Çevirmenleri arasında ben de varım" diyebileceğim bir kitap. Bilim, din ve felsefe başlıkları ilginizi çekiyorsa hiç kaçırmayın.


Kitap çevirisi ticari çevirilere (mesela kullanım kılavuzuna çevirisine) göre daha zahmetli ama hiç şüphesiz bir o kadar da tatmin edici. İki yıldır yayınlanması beklediğim, yaklaşık 3'te birini çevirdiğim kitap da 2016'nın kasım ayında Say Yayınları tarafından yayınlandı.

"Bilim ve Din İlişkisi", "Biyografi Çalışmaları", "Entelektüel Kaynaklar ve Felsefi Arka Planlar", "Belirli Dini Gelenekler ve Kronolojik Dönemler", "Astronomi ve Kozmoloji", "Fen Bilimleri", "Dünya Bilimleri", "Biyolojik Bilimler", "Tıp ve Psikoloji", "Okült Bilimler" ana başlıklarına sahip kitap 840 sayfa. Başlı başına, çok yönlü bir okuma deneyimi.

Açıkçası birçok çeviri yaptım ama bu kitap gerçekten arkasında durup "Çevirmenleri arasında ben de varım" diyebileceğim bir kitap. Bilim, din ve felsefe başlıkları ilginizi çekiyorsa hiç kaçırmayın.
Okumaya Devam

12 Aralık'ta freelance çalışmaya başlamamın ilk yılı doldu. Amacım o gün bir yazı yayınlamaktı ama ardı arkası kesilmeyen tatsız olaylardan dolayı ertelemeye karar verdim. Hal böyle olunca freelance yazısı ister istemez bir de "2016 yılımı değerlendirme" yazısına da dönüşecek gibi... Neyse, lafı uzatmadan asıl konuya geçiyorum.


2015 yılının aralık ayında neden istifa ettim?

İstifa bende şahsi bir gelenektir. Çalıştığım şirketlerde ve ofis hayatındaki dikenler en geç altı ay içinde bana batmaya başlar; bir süre tahammül etmeye ve kendimi ikna etmeye çalışırım. Ama bir kere içime o kurt düştü mü istifa bayrağını çekmem uzun sürmez. Hani "yıl olmuş 2000 bilmem kaç" diye bir kalıp vardır ya.  Yıl neredeyse olacak 2016, hala yapılan işe değil giriş çıkış saatlerine bakılması, (en son çalıştığım yerin bir dijital ajans olduğunu hesaba katarsak) müşterilerin tavırları ve tabii ki o kadar emekle zaman vermişken kazancımın tatmin etmemesi.
"Neden freelance çalışmamayım ki?" diye bir ışık yandı zihnimde. Sonuçta, ruhumdaki Immanuel Kant disipliniyle ofis hayatında yaptığımdan çok daha fazla iş yapabilir ve toplamda daha fazla kazanabilirdim. Üstelik saatlerimi kendi kontrolüm altına alarak. Böylece startup projelerime de nakit derdi olmadan odaklanabilirdim. Gelmiş geçmiş en şanlı istifalarımdan birini ettim. Beni rahatsız eden şeyleri müdürüme ve insan kaynaklarına çat çat çat söyledim, cuma ofisten dışarı son kez adımımı attım ve hafta sonu, epey önceden istifadan habersiz bir şekilde planladığım Atina gezimi gerçekleştirdim. (Yunanistan istifa sonrası için ideal, tavsiye ederim.)
Şunu da söyleyeyim: Freelance kavramıyla ilk buluşmam değil. Üniversite mezuniyetimden sonra bütün idealistliğimde bulduğum bütün yayınevlerine eposta atmıştım, tek bir tanesi dönüş yapmıştı, oradan da beş ayda beş yıllık cinnet kotamı doldurup ayrılmıştım. Ondan sonra üç dört ay kadar çeşitli yayınevlerine düzelti, ardından çevirmenlik yaptım. Sonrası yine tam zamanlı çalışma...


İlk hayal kırıklığımla freelance hayata merhaba

Anlayacağınız, ofisten ayrılıp freelance olmaya karar verdiğimde bir Polyanna değildim. Türkiye dahilinde gayet "remote work", yani uzaktan çalışma denebilecek ve maaşımdan neredeyse %50 kadar yüksek bir iş ayarlayıp çıktım. İşin kendisi de bana ofis ortamında ticari metinler yazarken akıp giden IQ'umu ve yaratıcılığımı geri kazandıracak cinstendi: Üniversite ödevleri yazmak. İngilizceler, felsefeler, sanatlar, arkeolojiler havada uçuşurken daha mutlu olamam diyordum ki iki üç ay sonra ödemeler ve epostalara yanıtlar kesildi. Haydaaa... Türkiye'deki en sevdiğim!? tavır. Memnun değilsen memnun değilim de, medeni insanlar gibi yollarımızı ayıralım. O anki sinirle ifşa etmek istemedim değil. Ama artık bir şirket çatısı altında değildim, kendimi markalaştırmak istiyordum ve böyle bir şey hiç profesyonel olmazdı.
Mağdur edebiyatı yapmayacağım çünkü garantici kişiliğim istifa ettikten sonra tek bir işverene bağlı kalmayı reddetmişti ve bir yandan kendimi sağlama almıştım. Sonra iyi ki de bu ödev işi tereyağı gibi kendiliğinden sıyrılıp gitti diye düşündüm. Bütün ödevleri uzun süren araştırmalar ve yazılar sonucu teslim ediyordum ama bundan kimseye bahsedemiyordum, hocaların kulağına gitmemeliydi. O sırada, hem biraz gelir getirmesi hem de yazarlara hitap tarzı açısından İçerik Bulutu ilaç gibi geldi; hala da öyle. Yine aynı zamanlarda eski bir iş arkadaşım sayesinde çok geçmeden ünlü bir e-ticaret şirketinin blog yazarları arasında yerimi aldım. Upwork ve başka yerlerden de ara ara iş geldi, daha da geliyor. Özetle, herkese bahsedebileceğim, ödevler kadar kafamı yormadan odaklanabileceğim insani bir programım olmuştu.



2016 yılı hedeflerim nelerdi, ne kadarını gerçekleştirebildim?

12 Aralık neredeyse yıl sonu sayılır. Haliyle istifa ve freelance 2016 hedefleriyle birlikte geldi. Yukarıda da dediğim gibi asıl amacım girişime eğilmek ama freelance işlerle kendime finansman sağlamaktı. Yaşam tarzımdan görünümüme kadar kendimi bir internet girişimcisi olarak yetiştirecektim. Evdeki hesap elbette çarşıya uymadı ve önceliklerim değişti. Freelance iş yetiştirmekten projelerimle neredeyse ilgilenemez hale geldim. 2016 yılında bir öykü dosyası veya roman yazma hedefim de ufak ufak 2017'ye kaydı. Sonuç, üstüne düşemediğim en az iki proje, ancak istifa ettiğim maaş kadar gelen bir gelir, yükselen dolar, düşen moraller...
Ne var ki, kendime acısız davranmayacağım. Öncelikle, tam tahmin ettiğim gibi ofistekinden çok daha verimli çalıştım, hemen her gün sabah 7'de kalktım ve erteleme hastalığına yakalanmadan, mazeret uydurmadan yazacaklarımı yazdım. Yorulduğumda, içimden gelmediğinde öyküler, romanlar, denemeler okudum; büyükler için boyama kitaplarımı açtım; origami modellerini karıştırdım; hama boncuğu denemeleri yaptım. Kimse bana bir şey demeden, ters bakışlara maruz kalmadan. Yeri geldiğinde ofis hayatımdan daha yoğun çalıştım, bazen hafta sonu da çalıştım ama istersem herkesin sendromdan kırıldığı pazartesi günü hiçbir şey yapmadan oturabileceğimi bilerek.
En önemlisi, ticari de olsa yazdığım bütün yazıları arkalarında durabilecek şekilde yazdım. Bu da şöyle bir güzel sonuç doğurdu: Ofis hayatında çalışırken ofis işlerim ve kendi işlerim arasında set çekiyor ve aslında kendi yeteneğimi de bölüp tutarsızlaşıyordum.   Freelance çalışırken bütün yazdıklarımı benimsedim çünkü başkasına da yazsam her yazdığım benim imzamı taşıyacaktı. Bu yaklaşım, aylar sonra yazdığım bir öyküde kendini belli etti. Hayatımda yazdığım en akıcı öykü... Sonra en sevdiğim yerli yazar olan Bilge Karasu'yu düşündüm. Otuz yaşına kadar yazdığı hiçbir şeyi bastırmamıştı. Sonraki bastırdığı az ve öz metinlerin ise hiçbirinde boş yok. Belki de olması gereken bu.




2017'de beni nelerin beklemesini istiyorum? Freelance çalışmaya devam mı?

Dışarıdan bakınca 2016 yılındaki hedeflerimin hiçbirini gerçekleştirememişim gibi duruyor. Ama derinlemesine baktığımda aslında adımları acele etmeden tek tek çıktığımı fark ediyorum. Girişim konusunda da bir sene önce durduğum yerde değilim; araştırdım, yeni şeyler öğrendim. Bu yıl önümde ne hedefler varmış, bu yazı vesilesiyle ben de göreyim.

1. Üretmek, üretmek...

Öykü veya roman mı yazarım, proje fikri mi düşünürüm, reklam metni mi yazarım, origami veya hama boncuğu mu yaparım bilmem. Bunların hiçbirinin başkasına yararı da olmayabilir. Ama yaşadığımız zehirli günlerin panzehirini üretmekte görüyorum. Olumsuz olayların ardı arkası kesilmiyor, muhtemelen kesilmeyecek. Yaşamımın en verimli döneminde bir şeyler yapmazsam bütün bu karanlık geçse bile kendimi hiç istemediğim bir boşlukta bulabilirim. Bunu istemiyorum. O yüzden, bu yılın en kesin hedefi bu.

2. Kendime daha fazla üretmek

Google'da arama yaptığımda eski işlerimde yazdığım yazılarla karşılaşmak bir yönüyle heyecan verici. Diğer yandan da enayi gibi hissediyorum çünkü becerimi ve emeğimi üç kuruşa har vurup harman savurmuşum gibi geliyor. O emeği kendim için yazdığım şeylere harcasam şu an daha farklı bir konumda olur muydum? Muhtemelen. O yüzden bu maddeyi 2017 yılına bırakmadan 2016'nın son ayında hayata geçirdim. Hep yenilikçi girişim fikirlerinin yanında gayet klasik web siteleri de hazırlayacağım. Amacım, hem kendimi tam anlamıyla ortaya koyabilmek ve ne kadar kaliteli yazı yazsam da değer görmeyen sektörümde SEO "işte böyle yapılır" diyebilmek.

3. Freelance çalışmaya devam

Mevcut müşterilerimle freelance çalışmaya devam edeceğim. Ara  sıra tam zamanlı işlere baktığım oluyor. Ama bu bir sene içinde, en az on yıllık bir deneyimi bulunan kıdemli bir yazar ve çevirmen için tatmin edici bir ilan yayınlanmadı. Ara sıra çıkan ilanlar beş kişinin yapacağı işlerin tek kişiye yükleneceğini açık açık gösterirken yeni mezun ve "çok para istemeyecek" birinin tercih edileceğini neredeyse gizlemiyor. Sadece 2017 hedeflerim arasında değil hayat felsefem olarak benimsemeye karar verdiğim bir düşünce var ve bu noktada iğneyi kendime batıracağım. Özel sektörde insan kendi değerini belirler, yani ne kadar isterseniz o kadar para alırsınız. Para söz konusu olunca fırsatları kaçırmamak için çıtayı kolayca düşürüyordum ama artık böyle bir şey yok. İşverenler, gerek freelance gerek tam zamanlı işlerde, kıdemli ve ne yaptığını bilen bir yazarla çalışmak istiyorlarsa bunun karşılığını vermeye de hazır olmalılar.

4. Gezinmece'ye farklı bir yaklaşım

Gelelim mevcut girişimlerden birine: Gezinmece.com. Burada artık bizli konuşmaya geçmem gerek. Geçen bir sene içerisinde kendisiyle çok ilgilenmedik, tanıtmak için çok çaba sarf etmedik. Haliyle şu an tam bir "hayalet şehir". Ama bu sürede benzer iki üç yerli projeyle de karşılaştık ve onlarda da aynı ıssızlığı gördük. Fikrin hala iyi olduğunu düşünüyoruz ama birtakım değişikliklere ihtiyaç olduğunu da hissediyoruz. Hal böyle olunca, Gezinmece'yi "pivot etmeye", yani aynı çerçevede başka bir çehre kazandırmaya karar verdik. 

5. Yepyeni projelere girişmeye de devam

Sosyal medya tarzı, topluluk gerektiren ve kullanıcı içeriklerine dayanan projeler gerçekten çok çekici, insan yapmadan duramıyor. Ne var ki, bunlar uzun zaman gerektiren ve garantisi olmayan bir yola girmeyi de zorunlu kılıyor. 2017 yılında hizmet veya ürün satmaya yönelik fikirlere ağırlık vereceğiz ama bir yandan da bu çekici projelerimizi boşlamayacağız. Açıkçası, heyecan verici fikirlerimiz var. Aynı Bilge Karasu'nun öyküleri gibi, gerçekten olgunlaştıkları ana tanık olduğumuzda büyük bir girişim yolculuğuna çıkacağız ve bu yolculukta sizlerle hep beraber olmayı isteriz.

Mektuplaşmaları okurken genelde arada kalıyorum. Bu kitapta da öyle oldu. Yer yer bana ne bunlardan dedim ("Terliklerimi unutmuşum, yenilerini alacağım."), yer yer de yazarın Frederike'ye "açüklamalarından sıkıldım ama kitabın üç yönden okunmaya değer olduğunu düşünüyorum:

- Yazma sürecine dair alıntılar ve ünlü yazarlarla anılar ("Sürekli edebiyat yapma konusuna artık kötümser bakıyorum. Yazar yeterince hırslı olmadı mı, yaptığı edebiyat da kabul edilemez olur. Stefan Zweig'ın 'aynadaki varlığı'nı ne kadar az hissedersem, o kadar gerçek benliğime kavuşuyorum. Sadece kendi kendimin olacağım anı yaşamak istiyorum.")

- (Özellikle 1931 tarihli mektuplardan itibaren) faşizmin yükselişine dair ifadeler ve rahatsızlıklar ("Ruhen hazırım buralardan çekip gitmeye... Evime, koleksiyonuma ve kitaplarıma veda etmeye hazırım...")

- Avrupa'da zihinsel seyahat fırsatı. Başta Salzburg ve Kapuzinerberg olmak üzere, Viyana, Berlin, Zürih gibi kentlerde gezdiğim zamanlar aklıma geldi.


Uzun uzun yazmadım ama hem yazma tutkunlarına hem faşizme içerden bakış görmek isteyenlere hem de seyahat severlere hitap edebilecek bu mektup derlemesini önerebilirim.

80’lerde büyük şehirde doğmuş tüm orta direk çocuklarına[1]


Önce renkler vardı.

Şehrin beton kaldırımlarında havasız ofislerine koşarlarken hatırladılar. Çocukluklarını. Hatırladılar, nasıl parklarda koşuşturduklarını. Evlerde de bahçeler vardı o zamanlar. Hatırladılar, icat ettikleri oyunları. Akşamsefasının yaprakları kağıt para, tohumları bozuk para. Tüccar oldular, öğretmen oldular. Renkler vardı. Çimenlerin haşarı yeşili, ağaçların mağrur hakisi, toprağın hayat kokan kahverengisi.
Şimdi para, uğrunda hayatlarını sattıkları bir kağıt parçası. Daha şık görünmek için kıyafetlere, içlerinde nefes alamadıkları takım elbiselere harcadıkları. Boy göstermek zorunda hissettikleri pahalı mekanlarda akşam yemeklerine harcadıkları. Cennet gibi kokan, gül kurusu rengine adını veren güller vardı. İçlerini yaşama sevinciyle dolduran yeni biçilmiş çim kokusu. İsim şehir renk oynarlardı aralarında. F harfi. Fıstık yeşili! Fosforlu pembe! O sayılmaz! Nedenmiş!? Hızlı hızlı yürürlerken birbirlerine baktılar. Rekabet gerçekti artık, acıydı.
Çocukken boya kalemleri, pastel boyaları vardı. Sayfaları hunharca boyarken renkler yetmezdi. Hem yaratıcılıktan hem de: Boyaların en büyük kutuları pahalıydı. Anne babaları almazdı. Onlar da renkleri karıştırırlardı. Ten rengi mi? Pembeyle beyaz karıştırılırdı. Oldu bile! Beyaz pasteli tekrar kullandıklarında pembe de bulaşırdı kağıda ama umursamazlardı. Ay sonu, ay başı yoktu. Okula gitseler de her gün onlarındı. Kira yoktu, fatura yoktu, taksit yoktu. Şimdiyse bir ay bekledikleri maaşlarını banka hesaplarında bir kere görüyorlar, ellerine bile alamadan dağıtıyorlardı. Ellerine alamadıkları emeklerini dağıttıkları gibi.
Mahallede kızlı erkekli oynadıkları oyunları hatırladılar. Basketbol, futbol, hentbol. İçinde top geçen oyunlar. Bazen topları patlardı. Bakkaldan yenisini alırlardı. Koşarken düşüp kendilerini yaralayan çocuklar vardı. Anneleri dizlerine oksijenli su sürdüğünde yüzlerini ekşiten. Lastik atlayan kızlar vardı.  Bazen lastikleri aşınır, kopardı. Bağlamayı denerlerdi. İşe yaramazsa tuhafiyeciden yenisini alırlardı. İncesi daha pahalıydı, kalınına kalırlardı bazen. Hep beraber saklambaç oynarlardı akşamları. Arabaların, ağaçların arkasına saklanırlardı. Ağaçlar vardı. Çamlar, çınarlar, meyve ağaçları... Yan bahçedeki vişneyi çekiştiren çocuklar. Sürekli azar yerlerdi. Meyveleri toplamayın, tohumlara dokunmayın! O zamanlar azarlar zevkliydi. Kovulma endişesi, parasız kalma riskiyle diken üstünde oturmazlardı. Sana ne! diye bağırabilirlerdi. Sana ne!
Adımları hızlandı. Saat dokuz olmadan devasa, ürkütücü, gri plazaların kapısından girmelilerdi. Çocukken sadece okul piknikleri ve sabah kuşağındaki çizgi filmler için erken kalkarlardı. Bugs Bunny’ye gülerler, Clementine’e ağlarlardı. Yakari ile Kızılderili olurlardı, Tsubasa’yla futbolcu. Onları bekleyen görevler, omuzlarına yüklenmiş sorumluluklar yoktu. Uslu bir çocuk olmaları yeterliydi (o zaman belki Şirinleri bile görebilirlerdi). Şimdiyse... İngilizcen var mı? Var. İkinci yabancı dil? Almanca. Üçüncü? Sessizlik. Biz sizi ararız. Aramadılar. Annelerinin babalarının biricik çocukları o kadar da biricik değildi demek ki...
Bahar güneşi yüzlerini yalarken, gri beton kaldırımlarda gri plazalara koşarken saklanabilecekleri hiçbir yer kalmamıştı. Ağaçlar kesilmiş, üç beş katlı bütün apartmanların hepsi yıkılmış, yerlerine en az on beş katlı binalar dikilmiş, bütün bahçeler garaj olmuştu. Çocukların sesi kesilmişti. Hiç çocuk doğmuyor muydu? Yoksa doğanlar hiç çocuk olmuyor muydu? Akşamsefaları köklerinden ne zaman sökülmüştü? Uzak bir geçmişin parçası gibiydi tohumlar, oyunlar. Yakın geçmişte ise sürekli yetiştirilmesi gereken işler vardı.

Bom!

İlk olarak tonlar kayboldu.

Şehir büyüdü. Şehir büyüdükçe insanlara yer açmak gerekti. Ağaçlardan başladılar, evlere yer açtılar. Bahçeleri daralttılar, arabalara yer açtılar. Onlar da büyüdü. Ergenliğin bütün fırtınasıyla. Oyunlar kesildi, kızlarla erkekler ayrıldı, bazı kızlar dışarı çıkamaz oldu. Dersler arttı, ödevler arttı ama hiç çalışmak istemediler. Çalışmazsan iyi okulları kazanamaz, iyi işyerlerine giremezsin! Topukları beton kaldırıma çarparken iyi okullarını ve iyi işyerlerini düşündüler. İyi okulları kazanan ve iyi işyerlerine başvuran binlerce akranlarını. Bakışlarını yere indirdiler.
Gül kurusunu göremez oldular, fıstık yeşilini de. Sadece renkler vardı. Tek tip. Aralarında gruplaştılar. Sessiz arkadaşlarını dışladılar. Yine de arkadaşlık vardı. Donuk plazalarda yapayalnızlardı şimdi. Güvenebilecekleri kimse yoktu. Ergenlikte düşünmeden sarf edilen sözcükleri tasarruflu kullanıyorlardı artık. Bir sözcük, sözcükteki bir tını bile aleyhlerinde kullanılabilirdi. Gruplaştıkları eski arkadaşlarını ara sıra sosyal medyada görüyorlardı. “Kurucu”, “Maldivler’de”. Onlarsa bir açıklarını yakalamak için pusuda bekleyen üstlerine koşar adımlarla ilerliyorlardı. Ergenlikte izledikleri güneş tutulmasını hatırladılar. Artık, sürekli bir güneş tutulmasının içinde yaşıyorlardı.
Kadınların sivri topuklu ayakkabıları ayaklarını acıtıyordu, acıtmıyormuş gibi yapıyorlardı. Erkeklerin kravatları boyunlarını sıkıyordu, sıkmıyormuş gibi yapıyorlardı. Kusursuz olmalılardı, kitap kapakları gibi. Artık karşı cinsin değil koca bir sistemin gözünü boyamaları gerekiyordu. Ergenlikte öyle miydi? Kızlar erkekleri etkilemek için süslendi, erkekler kızları etkilemek için birbirleriyle kavga etti. Birbirlerinden uzaklaştıkça birbirlerine daha cazip geldiler. Kızla kadın arasındaki farkı o zaman öğrendiler. Kendilerini tuttular. Yan masadaki iş arkadaşlarından çok hoşlandılar. Kendilerini tuttular. Olmaz öyle şey! Gözyaşlarını eve sakladılar. Ağlamak zayıflıktı. Ergenlikte öğrenmişlerdi. Şimdi, bu kurtlar sofrasında hiç ağlanmazdı. Doktorlarına anti-depresanlar yazdırdılar. Griye katlanmak için.
Ergenliklerinde şehir hala yaşanabilirdi, bir cazibesi vardı. Arkadaşlarıyla sinemaya gidiyorlardı. Kızlar Titanik’te Leonardo diCaprio’ya iç geçiriyor, ona ağlıyordu. Erkekler Matrix’le yatıp kalkıyor, hayatı sorguluyordu. Onlar gibi Leonardo diCaprio’ya yaşını aldı. Zaten sinemalar da samimiyetini yitirdi, AVM’lerin üst katına veya evlerdeki LCD ekranlara taşındı. Akşamları veya hafta sonları izlemek üzere. Hafta içleri yoktu artık. Çok şey yapıyormuş gibi görünmek zorunda oldukları mesailerde Ege ve Akdeniz köylerindeki dairelere baktılar. Nefret ettikleri şehir olmadan yaşayabilirlermiş gibi. Yapabilenlere iç geçirdiler; çocukluklarındaki, ergenliklerindeki renkleri hatırlamak için onların fotoğraflarına baktılar.

Bom!

Sonra ara renkler kayboldu.
Yeşil dahil. Gri hariç.

Üniversiteyi kazandılar. Birlikte kep atacakları binlerce öğrenciyle birlikte. İzledikleri Amerikan filmlerini hatırladılar. Geniş kampüslü üniversitelerde çığır açan dersler dinleyip kalan zamanlarında sosyalleşen öğrencileri. Kampüsleri genelde derslere koşmak için aşındırdılar. Birinci sınıftan itibaren rekabet çıtasını yükselten akranlarıyla yarışabilmek için işlerden işlere koştular. Şehir büyüdü. Onlar büyüdü. Attıkları her adımda bir mavi, bir sarı, bir mor soldu. Aşkın tonlarına tutunmaya çalıştılar.
Şehirde ağaçlar azaldı, binalar yükseldi, bahçeler bitti, garajlar arttı, çocuk sesleri kesildi. Gerilen ilişkiler, tahammülsüzlük. Komşular aynı komşulardı ama balkona çıkınca kimse selamlaşmaz oldu. Balkonlar da azaldı. Yeni yapılan binalar Fransız balkonlara taptı. İki üç günlüğüne gidip Facebook’a her yaptıklarını yazacakları Paris’te bile o kadar görmedikleri balkonlara. Evler bir saklanma yeri, onları yabancılardan koruyan bir sığınak. Ne zaman bu kadar paranoyak oldular? Yapay ışıklarla aydınlatılan plazalarına girdiler, asansörün düğmesine bastılar. Evde ve işte göremedikleri güneşi görmek için bir hafta izin isteyeceklerdi. Alabilirlerse...
Üniversite güzeldi yine de. İki ders arasında güneşi görebilmişlerdi. Bahar aylarında, güneşin tam tepede olduğu saatlerde sıcaklığının tenlerini yalamasını hissetmişlerdi. Dört tarafı kapalı parlak gri renkteki asansörde çıkarken o hissi hatırlamaya çalıştılar. En az sekiz dokuz yıl öncesi. Neleri unutmadılar ki? Aşkları reddedildi, unuttular. Başvuruları reddedildi, unuttular. Okudukları bölüme yüz ekşiten komşuları, üniversitede birini buldun buldun diyen akrabaları görmezden geldiler. Alıp başlarını gitmekle tehdit ettiler hala üstlerine titreyen anne babalarını. Gidemediler. İçleri çok daraldığında ofislerindeki tam açılmayan pencereleri araladılar. Kendi ruh hallerini anlattığına inandıkları şarkıları dinlediler. Kişisel gelişim kitapları okudular, onlara potansiyellerini, isterlerse ne kadar yükseklere çıkabileceklerini anlatan. Asansörün düğmelerine bastılar: 12, 13, 15, 18. Ok işareti yukarıyı gösteriyordu.

Bom!

En son ana renkler kayboldu.

Güneşin sarısı, gökyüzünün mavisi, gençliğin kıpkırmızı kanı. Geriye sadece gri kaldı. Parklardaki kumların ve çimenlerin, rengarenk Arnavut kaldırımlarının üstüne dökülen betonun grisi. Yıkılıp yeniden yapılan binaların grisi. Bazı semtlerin tamamını kaplayan plazaların grisi. Gri ofislerine girdiler. Gri koltuklarına oturdular. Gri bilgisayarlarını açtılar. Klavyeye yazan parmaklarına baktılar. Parmak uçlarından yukarı çıkan griyi gördüler. Kazanan olmaya heveslenen kaybedenlerin grisi. Gri bileklerine ilerledi. Ön kollarına, üst kollarına, omuzlarına. Gerisini görmek için dezenfektan kokan tuvaletlere koştular. Aynalarda omuzlarından boyunlarına, çenelerine yükselen griyi izlediler. Pantolon giyenler paçalarını sıyırdıklarında bacaklarının çoktan grileştiğini fark etti. Griyi engellemek için yüzlerine su çarpanlar oldu. Grileri boyamayı düşünenler. Çocukluklarındaki gibi pembeyle beyazı karıştırsalar. Ama pembe ve beyaz yoktu artık. Zaten renkleri çoktan unutmuşlardı. Gri saç diplerine ulaştı. Gitgide saçlarını sardı. Gri olmayan tek bir noktaları kalmayana dek.
Renklerin bir anlamı kalmadı. Yaşamanın da. Sorgulamadılar. Gidip yarım açılan pencerelerden de atlamadılar. Boya kalemlerine sarılan, sabahları çizgi filmler için uyanan, akşamları saklambaç oynayan çocuklar, Matrix’le gözleri açılan, aşık olan, kalpleri kırılan ergenler, bugünün yetişkinleri gri koltuklarına oturdular, bir sonraki maaşları için çalışmaya devam ettiler.

Şehir onları çiğnedi ve yuttu.




[1] Tabir için şu yazıdan esinlendim: http://filtasviri.com/2016/03/dunun-ortadirek-cocuklari-simdinin-afili-plaza-calisanlari/

Soluş

by on 22:28:00
80’lerde büyük şehirde doğmuş tüm orta direk çocuklarına [1] Önce renkler vardı. Şehrin beton kaldırımlarında havasız ofislerine ...

Felsefe bölümünü ne bilinçli ne de bilinçsiz seçtim. Lisede madde madde verilen o garip ezber felsefeden nasılsa felsefenin özünde tatmaya değer bir şeyler olduğunu sezmiştim. Üniversite tercihlerinde üçüncü sıraya koymuştum. Ama sadece Boğaziçi Felsefe'yi. Niyetimin direkt felsefe olmadığı oradan belliymiş. Sonra kazandım bu bölümü, bana hayatımı kazandıracağını tahmin etmeden.

Felsefe, Türkiye'de epey önyargıyla yaklaşılan bir alan. Kimisi filozof eşittir dinsiz gözüyle bakıyor, kimisi de felsefe mezunu eşittir aç gözüyle. Şöyle muhabbetler klasik haline gelmişti:

"Nereyi kazandın?"
"Boğaziçi." (Bu cevap da direkt çakallık.)
"Ooo! Hangi bölüm?"
"Felsefe."
"Hııı...

Biz de Boğaziçi deyince bir şey sanmıştık bakışları eşliğinde biten lisans, bana onların hiç anlayamayacağı şeyler kattı. Ama ben size 4 yıl boyunca neler kazandığımı anlatacağım ki benden sonra felsefe kazananların yüzü biraz gülsün. Ayrıca, iş bulamamak bir Türkiye geleneği. Yığılma yaşanan çok popüler bölümlerden kaç kişi iş bulabiliyor? İş bulmak derken, karın tokluğuna kölelik şartları sunan işler değil kastım. Bu ortamda, felsefe aslında farklı yollar çizme olanağı tanıyor.

Bölümde okuyanların hepsi de felsefeyi kucaklamadı veya onunla yetinmedi. Bölüm değiştiren de oldu, çift anadal yapan da. Mezun olunca bankalardan insan kaynakları şirketlerine, reklam ajanslarından girişime pek çok yere dağıldık. Akademiye devam eden de oldu, benim gibi ofis havasında darlananlar da.

En baştaki soruma geri döneyim: Felsefe okumak ne işime yaradı? Hem edebi yazarlık, hem metin yazarlığı hem de girişim açısından bana kattıklarını birkaç maddede size anlatmaya çalışacağım.

Sorgulama


Eğitim sistemimizin ezbere dayandığı malum. Kültürümüzde de çok düşünmek insanı deliliğe sürükleyen bir şey veya en azından huzur kaçıran bir kabahat olarak görülür. Hele de felsefe gibi arı kovanına çomak sokan bir disiplin neredeyse lanetlenmiş durumda. Aşağıdaki anımı anlatınca bu yaklaşım anlaşılır hale gelecektir.

Felsefe bölümünün ilk dersi, PHIL 101, gelip çattığında o sırada bölüm başkanı olan Gürol Irzık içeri girdi ve bizi selamladıktan sonra ilk dediği şey şu oldu: "Biz bu derste her şeyi sorgulayacağız. Dinleri, kutsal kitapları, her şeyi." Daha önce hiç böyle bir söze hiç rastlamamıştım. Böyle bir şey aklımdan bile geçmemişti. Lise felsefe kitaplarında gördüğümden çok farklı bir felsefeyle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Tepkim ne mi oldu? "Neden olmasın?"

Hemen heyecanlanacaklara da peşin peşin söyleyeyim. Adam size bütün bildiklerinizi elinizden alacağım demeye çalışmadı. Hele bir sorun soruşturun bakalım ondan sonra bakış açınız ne olacak dedi aslında. Ben şüphe duymayı seçtim. Ne bu zamana kadar öğrendiklerime ne de insan aklına güvenmemeyi... Bu seçim, beni yazarken özgürleştirdi ve daha sıkı araştırma yapıp yazdıklarımın altını doldurmamı sağladı. Sorgulamak yeni bilgileri soğurmamı da kolaylaştırdı.

Edindiğim bu meziyetin edebi yazarlık açısından yararı apaçık ortada. Ama metin yazarlığında, yani reklam alanında da oldukça işime yaradı. Yaratıcılığın önündeki önyargı duvarını bir kere kaldırınca olanaklar sınırsız. Bu ürün nasıl anlatılır, şu müşteri ne ister, kim neye alınır, vb derken bir bakmışsınız dört dörtlük metinler çıkarmışsınız. Girişimde beyin fırtınası yapmamda bile felsefenin büyük katkısı var.

Argümantasyon


Bizde argüman, direkt eleştiri olarak algılanır ve eleştiri de genelde hakaret şeklinde olur. Hiçbir temele dayanmadan kişiye hakaret edenler, birbiriyle bağlantısız ifadeleri arka arkaya sıralayıp haklı olduğunu sananlar, sadece iki seçenek sunup birini seç diyenler... Felsefede bunların "safsata" olduğunu öğrendim. Sorgulamanın ardından gelen bu argümanları inceleme yeteneği de hem edebi açıdan hem de iş hayatı açısından yepyeni bir sayfa açmamı sağladı.

Ayrıca, felsefe okumadan önce dağınık düşündüğümü ve dağınık yazdığımı bilmiyordum. Kompozisyonda hep bir giriş gelişme sonuç olduğu söylenir. Biz de ona göre yazarız. Ama ne yazdığım girişler giriş, ne gelişmeler gelişme ne de sonuçlar sonuçmuş. Girişte sunduğum düşünceyi kendimde açımlayıp toparlayarak vardığım sonuçlar artık sağa sola savrulmuyor. Gayet bilinçli bir şekilde kafamda yazacağım metni oluşturuyorum, savunacağım argümanı belirliyorum ve yola koyuluyorum.

Öykü veya deneme yazmıyorum ki demeyin. Bence bu, metin yazarlarının da kendini geliştirmesi gereken bir konu. Kredi, sigorta, mobilya, moda, aklınıza gelebilecek her ticari konuda özellikle uzun bir blog yazısı yazarken bu argümantasyonun meyvelerini epeyce topluyorum. Sağlam temellere kurulmuş olan yazıyla önce kendimi, sonra da müşteriyi ikna ediyorum.

Girişimde ise sadece yazdığım metinlerde değil işin ilerleyişi hakkında fikir yürütmemde bu argümantasyondan yararlanıyorum. Bazen ortaklarımı veya arkadaşlarımı sinir edecek şekilde başka ihtimalleri ortaya atıyorum. Peki, böyle değil de şöyle olursa? En mantlıklı, en elverişli seçeneği bulana kadar "ya... ya..." bağlacına sıkı sıkı sarılıyorum.

Öyküleme


Girişim dünyasının son zamanlarda ağzını yaya yaya bahsettiği bir kavram var: "storytelling", yani hikaye anlatma. Öyküleme aslında "narration"ın tam karşılığı. Ama temel olarak neyden bahsetmek istediğimi tahmin etmişsinizdir. "Storytelling"den bahsedenler bir marka, bir marka algısı veya kişisel algı yaratmak için bunu bir hikaye etrafında döndürmenizin, bir hikayeyle güçlendirmenizin ne kadar önemli olduğuna değiniyorlar çünkü insanların bu markayla veya kişiyle olan bağını pekiştiriyor. Felsefe okuyan biri için bunun pek zor olacağını sanmıyorum.

Çok yakında bütün ürünlerimizi toplayacağımız şirketin adını bulduktan sonra iki yönlü bir hikaye yazdım. Şimdi sorsanız ürün isimlerimiz hakkında da en az bir sayfalık hikaye yazabilirim. Edebi yönümün ve bol kitap okumamın da katkısı var elbette ama felsefenin yukarıdaki sorgulama ve argümantasyonla ufkumu açmasının payını görmezden gelemem. İnsanların yüreğini titretir miyiz, onu zaman gösterecek. En azından, öykülemeyi farklı kişiler ve farklı markalar için yapabileceğimi biliyorum.

Bu meziyetlere sahip olmak için felsefeden mezun olduktan sonra onu bir kenara kaldırmak olmaz. Bahsettiğim bu katkıları görebilmek için bilgilerimi sürekli işledim ve mezun olduktan sonra da alakalı kitaplar okumaya devam ettim. İşle ilgili kitaplar iyi hoş ama bana Platon'lar, Descartes'lar, Sartre'lar ve diğer filozoflar çok daha fazla katkıda bulundu.

Bu yazıyı okuduktan sonra, felsefe kazanan bir tanıdığınız olursa umuyorum ki ona daha umutlu ve daha destekleyici bir gözle bakabilirsiniz.


Biyografik filmleri seviyorum. Bana yepyeni insanları tanıtıyor ve daha sonra istersem oradan yola çıkarak bu insanlar hakkında araştırma yapıp daha ayrıntılı bilgilere ulaşabiliyorum. Kuralları yıkan kadınları anlatan biyografik filmler daha da ilgimi çekiyor. Örneğin, daha önce yazdığım Temple Grandin, şimdi yazacağım Robyn Davidson.

Tracks (Çöldeki İzler) filmi aslında Robyn Davidson'ın yazdığı aynı isimli kitaptan uyarlanmış. Robyn'in başta seyahatini yazmak gibi bir niyeti yokmuş ama National Geographic'in makale teklifini kabul edince elini verip kolunu kaptırmış. Filmde birebir yansıtılan National Geographic fotoğrafçısı Rick Smolan ara sıra onun yanına gelip fotoğraflarını çekmiş. Film boyunca Robyn, Rick'in etrafında dolanmasına sinir oluyor. Yalnız bir yolculuk planladığı için sinirlenmesini anlıyorum ama Rick'in fotoğrafları olmasa belki de şu an ondan hiç haberimiz olmayacaktı. (Gerçi, haberimiz olmak zorunda mı? Ayrıca, haberimizin olmadığı kim bilir nice maceracı insanlar var...)


Dört Deve ve Bir Köpekle Çölde Yolculuk


Film direkt Robyn'in yolculuk hazırlıklarıyla başlıyor. Neden bu yolculuğa çıkmak istediği film boyunca açıklanmıyor. Bu açıdan eleştirenler olmuş ama ille de bir sebebi olması gerektiğini düşünmüyorum. Bir insanın canı dört deve ve bir köpekle çölü geçmek de isteyebilir, başka bir şey de. Bu arada, Mia Wasikowska'nın harika bir Robyn Davidson olduğunu da belirtmek gerek. Sürprizbozanlık bir şey var mı emin değilim, yine de dursun kenarda.

Filmdeki hikayeden anladığım kadarıyla Robyn'in şansı oldukça yaver gitmiş. Olumsuz ayrıntılara kitapta yer verilmemiş de olabilir ama maceraya atılan herkes çileli bir yolculuk geçirecek değil. Yol boyunca deve de buluyor, devesini eğitmesine yardımcı olacak kişiler de, kalacak yerler de. Aborijinlerle vakit geçiriyor ama fotoğrafçının onların kutsalını çekmeye çalışmasıyla geri çevrildiği de oluyor. Robyn en büyük zorluğu çölü geçerken yaşıyor. Ara sıra develerini kaybediyor, sonra buluyor. Yol boyunca yaşadığı en acı olay köpeğinin zehirlenerek ölmesi. Onun dışında fotoğrafçı ve oranın ahalisi Robyn'in nerede, nasıl ve kimlerle olduğunu bildiği için pek hayati tehlike söz konusu değil. Açıkçası güneş yanıkları daha sonrası için endişelendirmişti beni ama gerçek Robyn halen sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürdürüyor.

Filmin doğal bir akışta ilerlemesi ve doğal seslerle konuşma sesleri dışında pek bir müzik kullanılmaması, izleyicinin de Robyn'le birlikte yolculuğa hazırlanmasını, başlamasını ve onu bitirmesini sağlıyor. Yalnız gezmek isterken fotoğrafçının etrafında dolaşmasından gıcık oluyor demiştim. National Geographic'te makalesinin yayınlanması onu ünlendirince bir de turist kafilelerinden kaçması gerekiyor. Son zamanlarda turist ve gezgin arasındaki farklar yazılarında değinilenlere burada turistlerle gezginin karşı karşıya gelmesi vesilesiyle tanık olabiliyorsunuz. Etrafı açık safari ciplerinden inen fotoğraf makineli turistler Robyn'in olduğu yöne koşarken ben bile gerildim açıkçası.



Tracks bazı açılardan Wild'a benzetilebilir. İkisinde de genç birer kadın kendilerine bir rota belirleyip fiziksel açıdan zorlu bir yolculuğa çıkıyorlar.  Ne var ki Wild filminde Cheryl Strayed'in iç çatışmalarına ve annesiyle anılarına sık sık tanık olunurken Tracks filminde Robyn'in iç dünyası bizim için gizemini koruyor. Robyn'in annesi o 11 yaşındayken intihar etmiş, belki de onun böyle bir yolculuğa çıkmasını tetikleyen bu olaydır ama emin olamıyoruz. Dediğim gibi canı istediği için yola çıkmış da olabilir. Fakat izleyiciyi serbest bırakması ve yolculuğu daha ön plana taşıması açısından Tracks'i biraz daha beğendiğimi belirtmek isterim.


Robyn Davidson kimdir?


Robyn Avustralya doğumlu. İki kızkardeşten küçüğü. Annesi, o 11 yaşındayken intihar etmiş. Büyük ölçüde halası tarafından yetiştirilmiş. Müzik bursu kazanmış ama başlamamış. Biyologlarla aynı evde yaşayıp zooloji okumuş. Sydney'e taşınıp entelektüel bir grup olan the Push'un üyesi olmuş ve bohem bir hayat sürmüş.

1975 yılında Alice Spring'e taşınıp planladığı çöl yürüyüşü için develerini bulup eğitmeye başlamış. İki yıl boyunca develerini eğitirken acımasız çöl şartlarında nasıl hayatta kalacağını öğrenmiş. Bir yandan Aborijin Toprak Hakları hareketine de dahil olmuş. 

Magazin bilgisi de ekleyeyim. Yine bir seyahat yazarı olan arkadaşı Bruce Chatwin aracılığıyla Salman Rushdie ile tanışmış ve 1980'lerde onunla ilişki yaşamış. Seyahat virüsünü kaptıktan sonra yerinde duramamış. Sydney, Londra ve Hindistan'a taşınmış. Son adresi yine Avustralya, bu sefer Castlemaine.

Hala seyahatler ve gezginlik hakkında yazan bu özgür ruhlu kadına selam olsun. Onu tanımak ve onunla birlikte iki saatlik bir yolculuğa çıkmak için Tracks'i izlemeyi ihmal etmeyin.

Yıllar önce, rahmetli Hulki Aktunç'un bir söyleşisine katılmıştım. Farklı biçimlerde yazdığı etkileyici öykü ve romanlarıyla tanınan Hulki Aktunç, ayakta interaktif bir şekilde kendini anlatırken reklam yazarlığı yönüne de değinmişti. Türkiye'de bir yazarın teliflerle hayatını sürdürmesi imkansız olduğu için bu mesleği seçmişti usta yazar. Katılımcılardan biri ona, reklam yazarlığının öykü ve roman yazmasını olumsuz etkileyip etkilemediğini sordu. Cevabı şöyle oldu: Elbette olumsuz etkiliyordu ama reklam metninde verilmek istenen mesajı birkaç sözcüğe sığdırmak sözcükleri damıtma konusunda kendini geliştirmesini de sağlıyordu.

O söyleşiye katıldığımda henüz yeni mezun, idealist biriydim. Yayınevlerinde çalışabilir, çevirmenlik ve editörlük yaparak hayatımı kazanabilir ve reklam dünyasına hiç bulaşmayabilirdim. Öyle olmadı tabii, reklam ajansına olmasa da birkaç şirkete ve reklam ajansına yakın bir yer olan dijital ajansa düştü yolum. Üniversiteden "Copywriting", yani metin yazarlığı sertifikam olmasına rağmen daha çok içerik yazarlığı yaptım.

İçerik yazarlığının metin yazarlığından farkını şöyle özetleyeyim: Metin yazarı daha çok reklam metinleri yazar, genelde daha kısa ve vurucu metinlerdir bunlar, ayrıca, basılı ya da dijital mecra için olabilir. İçerik yazarı ise reklam metni de yazabilir ama sitede yayınlanacak metinler, uzun blog yazıları ve daha birçok metni daha yazar. Gerçi, bir eleman alınca iliğini kemiğini kurutacak kadar çalıştırmak Türkiye klasiği haline geldiği için artık bu ayrım bence o kadar net değil.

Döndüm, dolaştım, Hulki Aktunç'un yıllar önce değindiği o ikileme ben de böylece varmış oldum. Kendime soruyorum: Girişimim meyve verdiğinde veya kendi isteğimle yazdıklarımdan reklam parası geldiğinde ticari içerik yazar mıyım? Her seferinde zihnimden koskoca bir "HAYIR" çıkıyor. Ama şu an hayatımdan memnun değil miyim? Memnunum çünkü yine bir şekilde yazarak kazanıyorum, bunu meslek haline getirdim ve etrafımda böyle de biliniyorum. Bunlar güzel şeyler.

Kendi kendime düşünürken bu yazı fikri çıktı ortaya. Öykü yazarlığı açısından Hulki Aktunç olabilmek için bir fırın ekmek yemem, bir kütüphane daha kitap okumam gerekiyor ama yine de birkaç kelam edecek kadar da deneyimim oluştu diye düşünüyorum. Sahi, içerik yazarlığı ve öykü yazarlığı arasında benim gördüğüm farklar neler?

Öykü Yazarlığı Gönüllü, İçerik Yazarlığı Ticari


Öykü yazarlığını para için yapmıyorsanız, ki telifleri düşününce pek para için yapılacak durumda değil dediğim gibi, gönüllü yapıyorsunuzdur. Basit mantık. Ama içerik yazarlığını kendi sitenize veya bir arkadaşınızın ricası üstüne yapmıyorsanız (gerçi öylesi de keyifli) bir müşteri için yapıyorsunuzdur. Müşteri demek, ortada parasının hakkını tam anlamıyla bekleyen biri var demek.

Eksiler: Para için, yazmak zorunda olduğunuz için yazdığınız metinlerde daha çok kendinizi değil müşterinizin isteklerini sergilemek durumundasınız. Çok yoğun zamanlarda "Ne öykü yazılırdı şimdi" moduna girmek, ardından parasal kısmı düşünüp odaklanmak olası. Para kazanıp rahat rahat öykü yazacak hayat şartlarını kendime sağlayayım derken bir süre sonra öyküye ne zamanımın ne de aklımın kaldığını fark etmiştim.

Artılar: İnsan bir öykü yazdıktan sonra "Ben yazdım oldu" havasına çok kolay girebiliyor. Ama içerik yazınca durum öyle değil. Sizin üstünüzde bir göz, onun üstünde de müşterinin gözü var. O metin, gerek haklı gerek haksız gerekçelerle, sürekli gidip gelebilir. Bunu yaşamamak için bazı metinleri, yeterince iyi olduklarına inana kadar defalarca okuduğumu bilirim. Bu, bence öykü yazarken de benimsenmesi gereken bir tutum.

Öykü Yazarlığı Stressiz, İçerik Yazarlığı Stresli


Öykü yazarları bana itiraz edebilir: Ne demek öykü yazmak stressiz! Elbette kendi içinde bir stresi var ama yayınevine çoksatar yetiştirmeye çalışmıyorsanız o stres kendi içinizde yaşadığınız bir stres. "Daha iyi nasıl yazabilirim?" gibi. Ama içerik yazarıysanız, özellikle bir şirket bünyesinde çalışıyorsanız, şirket içinde ayrı, müşteri tarafından ayrı strese maruz kalabilirsiniz. İşler hep acildir ve hiçbir zaman istenildiği gibi olmamıştır.

Eksiler: Sürekli zamana karşı yarışırken alelacele ne çıkacağını bilmeden yazmak bir yana, somut bir iş çıkardığınız için herkesin yaptığınız iş hakkında her nasılsa bir fikrinin olması sinirinizi epey bozabilir ve özgüveninizi oldukça zedeleyebilir. Ben böyle bir süreci atlattıktan ancak birkaç ay sonra istediğim gibi bir öykü yazabildim ve öykü bittiğinde derin bir oh çektiğimi hatırlıyorum. Sanki zihnime birikmiş tortulardan arınmıştım.

Artılar: Öykü yazmak kendimize bağlı bir şey olduğu için iş hayatındaki bu stres ve zorunluluktan kaynaklanan disiplini öykü yazarken yakalamak mümkün olmayabiliyor. Zamana karşı yazmak ille de kötü metinler çıkacağını göstermez. Çalıştığım yerlerde oldukça içime sinen metinler çıkarıyorum genelde. Öyküde de kendime öyle bir zaman aralığı verseydim, şu zamana kadar şu kadar öykü yazacağım ve dosyamı hazırlayacağım deseydim belki şimdi öykü kitabımı elimde tutuyor olurdum.

Öykü Yazarlığında Kuralları Siz Koyarsınız, İçerik Yazarlığında Başkaları


Okul sıralarında öykü deyince hemen "giriş, gelişme, sonuç" veya "serim, düğüm, çözüm" denir ya modern ve postmodern öykü anlayışında o iş öyle değil. Klasik deyişle: Tek sınır, hayal gücünüzün sınırı. İstediğiniz konuyu, istediğiniz biçimde, istediğiniz sözcüklerle anlatabilirsiniz. Oysa içerik yazarlığının belli kuralları vardır. Bu kuralları müşteri veya üstünüz sizin için belirler. Belki öyle bir metin o websitesine yakışmayacak ve daha iyi bir fikriniz var. Yok, nasıl söylendiyse o.

Eksiler: Yine insanın kendine ve yaptığı işe saygısının azalması söz konusu. Keşke, aslında büyük bir işi kucaklayan içerik ve metin yazarlarına (bence artı olarak tasarımcılara ve yazılımcılara), daha fazla kıymet ve şirket içerisinde daha fazla rol verilse. Maalesef, esnekliğin her iki taraf için de avantajlı olacağını anlatmak genelde mümkün olmuyor. Sonuçta, şunu şöyle yazacaksın, şu kelimeleri kullanacaksın... Peki.

Artılar: Şimdi yazının başındaki artıya geldik. Müşteri dedi ki parke hakkında bir yazı yaz ama sadece 250 karakterlik yer var. Haydi bakalım, zihne kuvvet! Verilmek istenen mesajı oraya sığdırmak gerçek bir zihin jimnastiği. Bu jimnastik, kısa öykü için ve yabancıların çok kısa öykü (Hulki Aktunç'un Türkçeleştirmesiyle küçürek öykü) için aslında biçilmiş kaftan. Örnek olarak, Ernest Hemingway'in çok ünlü küçürek öyküsünü vereyim: "Satılık: Bebek patikleri. Hiç giyilmedi."

Öyküde Konuyu Siz Belirlersiniz, İçerik Yazarlığında Başkaları


O söyleşideyken biri gelecekten gelip bana günün birinde finans, sigorta, sağlık veya mobilya hakkında yazı yazacaksın deseydi yüzüne kahkahayı basardım. Ama bir süre sonra ne yazı olsa yazarım demezseniz Türkiye şartlarında aç kalabilirsiniz. Mobilya gibi esnek konularda "Evinizi nasıl döşersiniz?" gibi genel geçer yazılar yazmak mümkün ama finans ve sigorta terimlerini iyice araştırıp öğrenmek gerekiyor, yoksa revizyon manyağı olursunuz.

Eksiler: Hiç alakanız olmayan konularda araştırma yapmak zamanı boşa harcıyormuşsunuz hissi yaratıyor. Genelde de yeni dünyalar keşfetmiyor, "Vay, neler olmuş neler!" demiyorsunuz. Belki hayatınızda bir daha hiç kullanmayacağınız ve adını ilk defa duyduğunuz bir marka, bir ürün veya bir sektör hakkında en az 350 kelime ahkam kesmeniz gerekebiliyor.

Artılar: Bu konular belki işinize yaramayacak ama belki de yarayacak! Öykünün sınırı tamamen sizin hayal gücünüz ya, bir miktar daha bilgi edinmenin size zararı olmayabilir. Çoğu yazarın veya okurun bilmediği çok derin ayrıntılar yazma ihtimaliniz de var. Örneğin, iki sene bir sağlık sitesinde çeviri yaptıktan sonra, karakterlerini örselemeyi seven bir yazar olarak tıkandığım birçok noktada açıldığımı ve o çevirilerden edindiğim bilgileri hiç azımsanamayacak bir sıklıkta kullandığımı fark ettim.

Gerçekten anlayışlı bir şirkette, uyumlu bir ekiple çalışarak yukarıdaki eksilerin büyük ölçüde yumuşatabilirsiniz. Başka bir seçenek de tek başınıza çalışabileceğiniz şartları sağlamak. Ben mi? Bu yazıda "gönüllü" bir şekilde içimi döktükten sonra ticari içeriklere geri döneceğim, hem de isteye isteye. İster öykü yazarı, ister içerik yazarı, isterseniz başka meslekten olun, artıları eksileri değerlendirerek şartları kendinize göre biraz şekillendirmeyi denemeniz lazım.


Dizi olan değil film olan Outsourced (Yeni Bir Aşk, hemen cıvık cıvık yapın adını), iş hayatının zalimliği, zorunlu olsa da bambaşka bir coğrafyaya seyahat, kültürler arasındaki farklılıklar, bu farklılıkları orta noktada birleştiren bir aşk hikayesi ve doğu kültüründe kadının konumunu barındıran, bütün bunları yaparken oryantalizme düşmeyen tertemiz, bağımsız bir film. Senaryosunun güzelliği birbirinden sevimli oyuncularla birleşince tadından yenmez hale gelmiş. Birbirinin aynı filmleri pişirip pişirip önümüze koyan yolculuk filmleri listeleri arasında bana bu filmi buldurduğu için Gaia Dergi'ye de teşekkür etmek boynumun borcu. (Listedeki diğer filmlerden biri olan Tracks'in yazısı da sırada.)

Sürprizbozanlar çıkabilir. Demedi demeyin.

Beklenmedik bir haber 


Kapitalizmin başladığı yer olan Amerika çoktan farklı çalışma yöntemlerini benimsemeye başladı. Bunlardan biri de "outsource", yani dışarıya yaptırmak. Bu dışarıya yaptırma stili, "remote work", yani uzaktan çalışmadan farklı olarak dünyanın herhangi bir yerinden serbest çalışanları toplamak değil, bir departmanı veya şirketin tamamını daha ucuz bir ülkede kurmak ve taşeron mantığına yakın bir şekilde yaptıkları işleri uzaktan yönetmek şeklinde gerçekleşiyor. Ucuz ülkeler de tahmin edeceğiniz üzere Hindistan, Çin, vb.

Todd Anderson (Mark Hamilton) da bir dışa yaptırma mağduru. Amerika'da, konfor bölgesinde, sakin sakin çalışan bir müdür olan Todd'u daha üst müdürü bir gün odasına çağırıp bölümünün yurt dışına taşındığını söylüyor. Todd'un altındaki elemanlar kovuluyor ama ona Hindistan'daki yeni elemanı eğitmesi için Hindistan'da görev alma teklifi yapılıyor. Todd bu ani değişiklikten hoşnut kalmasa da teklifi reddederse işsiz kalacağını bildiğinden razı oluyor.


Ver elini Hindistan


Amerikalı Todd için Hindistan'a ilk ayak basışı tam anlamıyla bir şok. Bu noktada İngiliz komedisi An Idiot Abroad'dakiler gibi gıcık hareketlerle ağzına vurulası bir tipe dönüşeceğini düşündüm ama film boyunca efendiliğini bozmadı. Bu arada, Batı kültürüne aşina olan Türkiyeli izleyiciler filmi izlerken daha şanslı çünkü iki tarafın kültürün de birbirlerinde neyi farklı bulduğunu anlayıp çok daha fazla eğlenebiliyorsunuz.

Dönelim filme. Todd, uçaktan indikten sonra onu karşılayacak kişiyi arıyor gözleriyle ama ortalık o kadar karışık ve kalabalık ki karşılayan kişinin gelmediğini düşünüp yoluna devam ediyor. Önce, onu bavulla gören taksiciler tarafından etrafı sarılıyor. O sırada, hiç ona ilişmeyen ve "Cool Cab" yazan bir taksiye yaslanmış bir taksiciye gözü çarpıyor ve hemen ona koşuyor. İlk hayal kırıklığı: Adam onu "serin taksi" yerine tuktuka bindiriyor. Amerikalı, taksiyi durdurmak isterken diğer taksiciler tekrar üşüşünce yoluna tuktukla devam ediyor. Todd'un şaşkın bakışlarıyla güldüren bu sahne, eğlenceli bir filmin bizi beklediğini belirten de ilk sahne ayrıca.

Kültürel farklılıklar


Filmin bence en güzel yanlarından biri tadında olması. Ne (Afrikalıların da kendi ülkelerine yapıldığından şikayet ettiği gibi) bir fakirlik pornosu var ne de aman Uzakdoğu ne güzel, çiçekler, kelebekler havası. Hindistan'a gidince ne görecekseniz onlar gösterilmiş. Daha sonra anlatacağım kadınların konumuyla ilgili sahnelerde bile yönetmen izleyiciye bir yargı vermekten geri durmuş, yorumu bize bırakmış.

Şahsen en çok güldüğüm sahne, Todd'un otellerinde kaldığı Hintli aileyle yemek yerken sol elini kullanması ve "Biz o elle yemek yemeyiz"in altında yatan nedeni ilk başta anlamaması. Sonra, tuvalete gitmesi gerektiğinde kapıyı açıp alaturka tuvaleti görmesiyle aydınlandığı an mükemmeldi. Ayrıca dopdolu gelen trene şaşkın şaşkın bakarken ve ona binemeyeceğini düşünürken bir Hintlinin yardımıyla ite kaka kendini trende bulması da oldukça komikti.

İneğin kutsal sayıldığı yerde elemanlarına inek satma dersleri veren Todd'un Amerikanlığının yontulması uzun sürmüyor. Hindistan'ın içinde yaşadıkça, onlarla sohbet ettikçe, kutlamalarına katıldıkça kendini bu farklı kültürün kollarına bırakıveriyor. Adının taaad değil tood (kara kurbağası) diye okunması da artık umurunda olmuyor. Ondaki bu büyük değişimin mimarlarından biri, çalışanları arasında yer alan ve söz almaktan hiç çekinmeyen Asha.


Aşk ve orta noktada buluşmak


Başta çok Amerikalı görünse de ılımlı bir tip olan Todd, Hint kültürüne alışmaya ve çalışanlarıyla kaynaşmaya başlıyor. O arada da güzel gülüşlü, konuşkan Asha'ya gönlünü kaptırıyor. Todd'un onun için Hindistan'da kalacağından emin olmuşken yönetmen yine gerçekçiliğini konuşturup bize bir masalın içinde olmadığımızı hatırlatıyor. Asha bir "Batılı" erkekle birlikte olmaktan ne kadar zevk alsa da bir nişanlısı var ve ne kadar özgür görünse de geleneklere karşı çıkamıyor.

Filmdeki Puro'yu da unutmamak gerekiyor. Todd'dan bir şey öğreneceği ve edineceği pozisyonla nişanlısıyla evlenebileceği için yüzü hep gülüyor. O ne dese not almaya çalışıyor. Todd'un Hint kültürüne alışmasını sağlayanlardan biri de Puro oluyor. Birlikte, katıldıkları demek ne kadar doğru olur bilmiyorum, işe giderken "maruz kaldıkları" Holi festivalinde rengarenk olmaları ve Todd'un Ganj Nehri'nde yıkanarak hem boyalarından hem de o zamana kadar öğrendiklerinden arınması da güzel bir sahne.

Yine değinmeden geçemeyeceğim güzel bir sahne de Todd'un kaldığı otelin yanında tepsiyle yemeklerini paylaştığı aile tarafından bir gün yemeğe davet edilmesi ve duvarı aşarak fakir mahalleye geçmesi. Todd'un aslında farkında olmadan Hindistan'a getirdiği yukarıdan bakışın bu sahnede tamamen yok olduğunu görebiliyoruz.

İş hayatının zalimliği, Todd'un Hindistan'da peşini bırakmıyor. Amerika'daki büyük patron bu sefer de departmanı Çin'e taşıyacağını söylüyor. Todd zar zor kovulacaklarını söylüyor çalışanlarına. Asha dahil genç takım pek takmamış görünüyorlar ama Puro'nun ilk defa yüzü gülmüyor. Todd nedenini sorunda, "Onlar genç, ben iş bulamam," diyor ve bu durumda nişanlısıyla da evlenemeyeceğini söylüyor. Todd bu soruna mükemmel bir çözüm buluyor. Hazır işi öğrenmişken Puro'yu eşiyle Çin'e gönderip üstünde efil efil gömleğiyle işsiz olarak Amerika'ya dönüyor.



Kadının konumu 


Bu başlığı özel olarak açmak istedim. Yönetmen, Hindistan'ı son zamanlarda hep gösterildiği gibi adım başı tecavüz oluyor havasında göstermemiş ama Hint kültürünün kadınlar için hayatın pek de kolay olmadığına değinmiş.

Yukarıda belirttiğim gibi, Asha çok konuşkan, rahat ve özgür görünmesine rağmen, ailesinin ona bulduğu nişanlıyı bırakamayacağı için, çok beğendiği ve iyi anlaştığı Todd'u reddediyor. Todd da şaşırıyor geleneğin onun hayatına böyle yön vermesine. "Sen özgür bir kadınsın, kararları sen vermelisin" diyor. Ama Asha pencereden gözlüğünü takarak çıkan yaşlı kadını görünce, söz olmasın diye Todd'dan onunla "iş arkadaşı gibi" tokalaşmasını istiyor. Todd, onun dediğini yapsa da bir gece önce otel odasında beraber kaldıktan sonra böyle bir davranış kafasını karıştırıyor. Neyse ki Asha'nın eline tutuşturduğu Kama Sutra sayfasıyla kafa karışıklığı biraz geçiyor.

Todd Hindistan'dayken Asha onun telefonuna kendini Hint melodisiyle kaydetmişti. Todd Amerika'ya dönüp evine yerleşirken Todd'un telefonu o melodiyle çalmaya başlıyor ve film bitiyor. Asha'nın bu kararı vermesine sadece bir izleyici olarak değil bir kadın olarak da epey sevindim. Sonrasında sadece hal hatır sorma mı olacak yoksa Asha "ben geliyorum" mu diyecek merak ettim.

Kısacası, izlenilesi, keyifli ve yer yer bilgilendirici bir film Outsourced. Seyahati seveni, aşk hikayesi seveni ve de sevmeyeni hep birlikte memnun edecek bir film. Hindistan'a bir de bu gözle bakmak için kaçırmayın.

Salzburg'a gittiğimde her yerde Mozart'ın izlerini göreceğimi düşünüyordum. Gitmeden Spotify'dan onun şarkılarını dinleyerek idmanımı da yapmıştım. Şehirde Sound of Music'i (Neşeli Günler) önceden izlediğim için ikinci kez, seyahatim sonrasında izlemeye karar verdim. Tahminlerimin aksine şehirde Mozart'ın değil müzikalin sesi daha yüksekti. Mozart büyük ölçüde çikolatalarda sıkışıp kalmışken müzikal hem film hem de canlı gösterilerle birlikte tüm şehre yayılmıştı. İtiraf edeyim, bahar zamanı gittiğimden midir nedir, atmosferi sakar ve sempatik Maria'nın karakterine daha uygun buldum.

Salzburg'da üç gün kaldım. Bu üç gün için sürekli gök gürültülü sağanak yağış gösteriyordu hava durumu. Neyse ki hemen hemen hiç olumsuz hava koşuluyla karşılaşmadım. Varış günümde Salzburg şehir merkezini gezdim, muhteşem manzaralı devasa kalesine çıktım, sonra sabah kuş sesleriyle uyanacağım otelimi buldum. İkinci günü tamamen Hallstatt'a ayırdım. Son gün de Sound of Music'in çekildiği mekanları da geçtiğim, Hellbrunn Sarayı'na kadar uzanan bisiklet ve yürüme yolunu aşındırdım.


Adeta bu dünyadan değil


Salzburg'u aslında dünyaca ünlü Hallstatt'a yakın diye tercih etmiştim. Ama üç gün boyunca elbette bu şehre de vakit ayıracaktım. Zira, Hallstatt gibi Salzburg eski şehir merkezi de UNESCO Dünya Mirasları Listesi'nde.

Hallstatt gerçekten fotoğraflarda göründüğünden daha da güzel olan muhteşem bir kasaba. Ama Salzburg'dan ceza gibi 27,5 Euro tren parası ve tren durağından merkeze geçmek için kullandırılan teknenin 5 Euro'su (+ dönüşü) ile hemen herkesin günübirlik gittiği bu kasaba, tertemiz havasını koklayıp manzarasını zihninize kaydetmekle yetineceğiniz bir masal diyarı. Aileden birinin evi yoksa yaşamanızın imkanı yok. Yeni ev de yapılmayacak.

Salzburg öyle değil. Güzelliği öyle böyle değil ama bakarsanız, normal bir şehir. Sokaklarda sizin, benim gibi insanlar yürüyor. Eski şehir merkezi dışında normal evler, normal dükkanlar. Masal diyarı değil kanlı canlı bir şehir. Ayrıca, her tarafı park ve ormanlarla kaplı. Temiz hava ciğerlerimi yalayıp geçerken İstanbul'da aslında nasıl zehir soluduğuma dair fikir de edindim. Hem fiziksel hem de psikolojik olarak. İnsanlarda huzur ve güler yüz hakimdi. O kadar yere gittim ama dönerken moralimi en çok bozan şehir Salzburg oldu galiba.


Maria eteklerini savura savura koşmakta haklı


Sound of Music, çekilmiş müzikal filmlerin muhtemelen en güzellerinden biri. İki buçuk saat müzikal, yarım saat politik gerilim de denebilir. Başrolde sevimli Julie Andrews ile soğuk ve karizmatik Christopher Plummer var. Bizde de Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun'la Sen Bir Meleksin adıyla uyarlandı ama oyuncu seçimi yerinde olsa da orijinal filmin Nazi karşıtı havası gibi onu klasik olmaya taşıyan unsurlar hak getire tabii. Süprizbozanlık pek bir şey yok aslında, hele de yerli versiyonunun TV'de milyon kere yayınlandığını düşünürsek. (Fakat son yarım saati epey sürprizli, o yüzden temkinli olun.)

Filmin başlarında rahibe olmaya çalışan ama kendini Salzburg Alplerinde unutan, aklı bir karış havadaki Maria'yla tanışıyoruz. Salzburg'u görmeden hiçbir anlam ifade etmeyen onun bu hallerini artık yerden göğe kadar haklı buluyorum. Film de muhtemelen bahar aylarında çekilmiş. Sarı kır çiçeklerinin kapladığı zeminin arkasında fon olarak üstü karlı muazzam dağlar var. Son fotoğrafı çektiğim yolda bir de güzel bir sürprizle karşılaştım: (Liesl'ın adilerin adisi erkek arkadaşıyla bahçesinde cilveleştiği) Frohnburg Sarayı önünde, bu manzaraya karşı Sound of Music şarkıları söyleyen, farklı milletlerden beş altı kişi. Dedim ya şehir Mozart'ın değil Maria'nın etkisinde...

İşin güzel tarafı (yine İstanbul diyeceğim ama bir İstanbullu açısından acı tarafı), 1965 yılında çekilmiş bir filmde gördüğüm Salzburg şehir merkezinin 2016 yılının nisan ayında gördüğüm şehir merkezinin neredeyse birebir aynısı olması. Şu an çıkıp Salzburg'a gitseniz Maria ve yedi çocuğun geçtiği yerlerden siz de geçebilir, aynı açılardan aynı şekillerde şarkı söyleyebilirsiniz.


Ah, Salzburg!


Şehirleri çok beğenip dönüşte iç geçirdiğim oldu ama Salzburg'u resmen kıskandım! Salzburg'un sokaklarında dolaşan insanları, kuşların şakıdığı oksijen deposu koruları ve bütün ihtişamıyla salınan Alp Dağlarını... Pasaportu orada yırtıp atmadıysam başka hiçbir yerde yırtmam herhalde.

Ama kendime söz verdim: Günün birinde Salzburg'a tekrar geleceğim ve o gelişimde Maria gibi eteklerimi savura savura "Sound of Music"i söyleyeceğim.